Neden Karar Veremiyorum?

Hep birine danışmadan adım atamamak
Sabah 08.12. Kahvenizi bekliyorsunuz ve iki toplantı davetinden hangisini kabul edeceğinize karar veremediğiniz için ikisine de henüz cevap vermediniz.
Telefonu açıp iş arkadaşınıza yazıyorsunuz. "Sence hangisi?" Sonra aynı soruyu bir yapay zeka aracına soruyorsunuz, sonra kardeşinize. Üç cevap da birbirine benziyor. Siz hala karar vermediniz.
Çocukken o kitapları hatırlıyor musunuz? Kapıyı açmak istiyorsan 34. sayfaya, kaçmak istiyorsan 52. sayfaya git. Bu yazıyı öyle bir kitap gibi kurdum. Her bölüm bir yol ayrımında bitiyor ve bir sonrakine bir seçimle geçiyorsunuz. Tek fark şu, bu kitapta hangi sayfaya gideceğinizi size kimse söylemeyecek.
Neden karar veremiyorum?
İlk sayfa. Masanızda yeni bir proje için iki tedarikçi teklifi var. Rakamlar neredeyse aynı, biri biraz daha hızlı, öbürü biraz daha deneyimli. Bir tablo açıyorsunuz, sonra bir tablo daha, sonra yöneticinize "bir de siz bakar mısınız" diye bir e-posta.
Karar verememenin en tanıdık hali bu. Bilgi eksik değil, aslında fazla. Sorun seçenekte değil, seçmenin sorumluluğunu tek başına taşımakta.
Ortaçağ felsefesinde bu duruma çok sevdiğim bir isim verilmiş, Buridan'ın eşeği. Hikayeye göre birbirinin aynısı iki saman yığınının tam ortasında duran bir eşek, hangisine gideceğine karar veremediği için açlıktan ölüyor. Hikaye 14. yüzyıl filozofu Jean Buridan'ın adıyla anılıyor ama kökü daha eskiye, Aristoteles'in Gökler Üzerine'sinde açlık ve susuzluk arasında kalan bir adam örneğine uzanıyor. Eşek aptal değil bu arada, sadece iki iyi seçenek arasında kalmış. Tanıdık geldi mi? :)
İlk yol ayrımındasınız. Teklifleri bir kez daha incelemek istiyorsanız bir sonraki bölüme geçin. Kararı şimdi vermek istiyorsanız, yazının sonuna atlayabilirsiniz. Ama dürüst olalım, çoğumuz incelemeyi seçiyoruz.
Fazla düşünmek kararı neden geciktirir?
Seçtiniz, incelemeye devam ediyorsunuz. Tabloların sayısı dörde çıktı. Her yeni sütun içinizi biraz rahatlatıyor ama karar yaklaşmıyor, uzaklaşıyor.
Buna "analiz felci" deniyor. Düşünmenin, karar vermenin aracı olmaktan çıkıp onun yerine geçmesi. Analiz ederken kendinizi çalışkan ve sorumlu hissediyorsunuz. Oysa bazen analiz, kararın getireceği o tek başına kalma hissinden saklanmanın en saygın yolu.
Arada bir toplantıya giriyorsunuz ve biri fikrinizi soruyor. Aklınızda net bir cevap var ama ağzınızdan çıkan cümle "bilmiyorum, siz ne düşünüyorsunuz?" oluyor. Toplantıdan sonra o cevabın doğru olduğunu fark ediyorsunuz, çünkü başka biri aynı şeyi söyleyip alkış alıyor. Bence karar verememenin en sinsi hali bu. Kararınız var, ama ona imza atmaktan çekiniyorsunuz.
Ekonomist Herbert Simon bu tabloyu 1971'de, internet hayatımıza girmeden çok önce sezmişti. Bilginin bol olduğu bir dünyada kıt olan şeyin dikkat olduğunu söylüyordu. Bugün önümüzdeki her seçenek kendi bilgisini, yorumunu, karşılaştırmasını getiriyor. Seçenek çoğaldıkça karar kolaylaşmıyor, tersine dikkatimiz parçalanıyor. Ve parçalanmış bir dikkatle imza atmak daha da korkutucu geliyor.
Yol ayrımı. Bir tablo daha açabilirsiniz ya da neden bu kadar yorulduğunuzu merak edebilirsiniz. Merak ediyorsanız sayfayı çevirin.
Beyin çok seçenekte neden tıkanıyor?
Merakı seçtiniz, iyi bir seçim. 2018'de Nature Human Behaviour dergisinde yayımlanan bir fMRI çalışmasında Elena Reutskaja, Colin Camerer ve ekibi, katılımcılara 6, 12 ya da 24 manzara fotoğrafı arasından bir kupa üzerine basılacak görseli seçtirdi.
Kararların maliyetini ve faydasını tartmakla ilişkili ön singulat korteks ile değer hesaplamayla ilişkili striatum, en yüksek etkinliği 12 seçenekte gösterdi. 6 seçenekte de 24 seçenekte de etkinlik daha düşüktü. Beyin seçenek çok azken pek heyecanlanmıyor, çok fazlayken de adeta yorulup değeri hesaplamayı bırakıyor. Camerer 12 rakamının deney tasarımından geldiğini, gerçek hayatta ideal aralığın kişiye ve duruma göre değişeceğini vurguluyor.
"The ideal number of options for a person is probably somewhere between 8 and 15." "Bir insan için ideal seçenek sayısı muhtemelen sekiz ile on beş arasında bir yerde." Colin Camerer, Caltech, Sci.News aktarımıyla, 2018
Dördüncü tabloyu açtığınızda beyniniz daha iyi karar vermiyor, büyük ihtimalle sadece daha yorgun hissediyor. Bunu bir kişilik kusuru olarak değil, beynin bir sınırı olarak görmek bence çok rahatlatıcı.
Yol ayrımı. Burada durup "peki bu bende neden bu kadar güçlü?" diye sorabilirsiniz. Sormak istiyorsanız bir sonraki bölüm sizi bekliyor.
Zeki insanlar neden karar vermekte zorlanır?
Merakınız sürüyor, devam edelim. Zekanın gerçekten iyi olduğu bir şey var, olasılık üretmek. Analitik bir zihin iki yol değil yedi yol görür, üstüne her birinin gizli maliyetlerini ve gelecek bahar piyasanın değiştiği senaryoyu da.
Barry Schwartz ve meslektaşları 2002'de Journal of Personality and Social Psychology'de iki seçim tarzı tarif etti. Maksimize ediciler mümkün olan en iyi seçeneği arıyor, yeterince iyiciler ise kendi ölçütlerine uyan ilk seçeneği bulunca duruyor. Çarpıcı olan, maksimize edicilerin kağıt üzerinde iyi seçim yaptıklarında bile daha az memnun kalması ve daha çok pişmanlık duymasıydı. Mühendislik, finans, hukuk gibi optimum cevabı bulmak üzerine kurulu kariyerler bu tarzı besliyor; sonra hayat optimum cevabı olmayan bir soru uzatıyor ve makine çalışmaya devam ediyor.
Bir de rahatsız edici bir bulgu var. Richard West, Russell Meserve ve Keith Stanovich 2012'de yüksek bilişsel yeteneğin "önyargı kör noktasını", yani önyargıyı başkasında görüp kendimizde görmeme eğilimini azaltmadığını buldu; daha sofistike katılımcılarda kör nokta biraz daha büyüktü. Zeka bizi önyargıdan korumuyor, bazen sadece ona daha iyi avukatlık ediyor.
Yol ayrımı. Bu kadar akıllı bir zihnin neden hala birine danışmadan rahat etmediğini merak ediyorsanız sayfayı çevirin.
Şema terapisinde bağımlılık ve yetersizlik nedir?
Sayfayı çevirdiniz. Öğle yemeğindesiniz, menüye bakıyorsunuz ve masadakilere "siz ne alıyorsunuz" diye soruyorsunuz. Masum bir soru. Ama aynı soru bütün gün başka kılıklarda dönüp duruyorsa, daha derin bir kalıptan söz ediyor olabiliriz.
Jeffrey Young, Janet Klosko ve Marjorie Weishaar'ın 2003 tarihli Schema Therapy kitabında bu kalıbın adı "Bağımlılık / Yetersizlik" şeması. Sade tanımıyla, gündelik hayatı başkalarının yardımı olmadan idare edemeyeceğiniz duygusu. Buradaki "bağımlılık" madde bağımlılığı anlamında değil, başkasının onayına ve desteğine yaslanma ihtiyacı anlamında.
Bence en şaşırtıcı yanı, bu kalıbın çoğu zaman yetenekli insanlarda görülmesi. Sunum yapan, ekip yöneten, para kazanan biri, kendi evinin perdesini seçerken bile üç kişiye danışmadan rahat edemiyor olabilir.
Kökü genellikle çocuğun kendi işini yapmasına pek izin verilmeyen ortamlarda aranıyor. Bunu bir suçlama olarak söylemiyorum, çoğu zaman sevgiden doğan bir şey. Ayakkabı bağcığını hep başkasının bağlaması. Ödevin son halini her seferinde bir büyüğün düzeltmesi. Okul seçiminden arkadaş seçimine kadar bir yetişkinin "bence şu daha iyi" demesi. Niyet koruyucu, çocuğun çıkardığı ders ise biraz farklı. Benim kararım tek başına yetmez, doğrusunu başkası bilir. Yıllar geçiyor, çocuk büyüyor, o ses kalıyor. Öğleden sonra annenizden gelen "kararı verdin mi, bence acele etme" mesajını okuyunca içinizde tuhaf bir rahatlama olması belki de bu yüzden.
Yol ayrımı. Kalıbı gördünüz... Şimdi onun sizi hangi kapılara götürdüğüne bakmak isterseniz devam edin.
Karar veremeyen biri hangi yollara sapar?
Tedarikçi kararını sonunda yöneticinize bıraktınız. O da "sen nasıl istersen" dedi. Kitabın bu sayfasında üç kapı var ve şema terapisi onlara teslim olmak, kaçınmak ve aşırı telafi diyor.
Teslim olmak, kararları gerçekten başkalarına bırakmak. Eşiniz, ortağınız, yöneticiniz, artık bir de yapay zeka asistanınız sizin yerinize seçiyor. Hata yapma riskinden kurtuluyorsunuz ama kendi hayatınızın yazarlığından da biraz uzaklaşıyorsunuz.
Kaçınmak, karar gerektiren durumlardan uzak durmak. Terfi teklifini "şimdilik böyle iyi" diye geri çevirmek, yeni bir işe başvurmamak, büyük bir kararı "zamanı gelince" diye yıllarca ertelemek. Karar vermediğiniz için yanlış karar da vermiyorsunuz. Ama aslında bir karar veriyorsunuz, olduğunuz yerde kalma kararı.
Aşırı telafi ise tam tersi, kimseye danışmadan hızlı ve sert kararlar vermek. "Ben kimseye muhtaç değilim" diye ortaya çıkan, tavsiyeyi zayıflık sayan bir tavır. Dışarıdan çok güçlü görünüyor, içeride ise eski korkuyu bastırmanın bir yolu olabiliyor.
Yol ayrımı. Bu kapıların en yenisi, en parlak olanı, cebinizde duruyor. Ona bakmak isterseniz sayfayı çevirin.
Yapay zeka karar verme kasımızı zayıflatıyor mu?
İşten çıkarken akşam yemeği tarifini, hafta sonu planını ve bir arkadaşa yazacağınız doğum günü mesajını aynı yapay zeka aracına sordunuz. Çok pratik. Belki biraz da fazla pratik.
Bu konuda veriler var ama dikkatli okumak lazım. Betsy Sparrow, Jenny Liu ve Daniel Wegner 2011'de Science dergisinde yayımladıkları dört çalışmada çarpıcı bir şey buldu. Katılımcılar bir bilgiye daha sonra internette kolayca ulaşabileceklerine inandıklarında o bilgiyi daha kolay unutuyordu. Bilginin kendisini değil, nerede bulunacağını hatırlıyorlardı. Sparrow bunu şöyle özetliyor.
"Since the advent of search engines, we are reorganizing the way we remember things." "Arama motorlarının gelişinden beri, şeyleri hatırlama biçimimizi yeniden düzenliyoruz." Betsy Sparrow, Columbia Üniversitesi açıklaması, 2011
MIT Media Lab'den Nataliya Kosmyna ve ekibinin 2025'te yayımladığı Your Brain on ChatGPT çalışmasında ise 18 ile 39 yaş arası 54 kişi EEG ile ölçülürken deneme yazdı. ChatGPT kullanan grup, beyin bağlantısallığı açısından en düşük etkinliği gösterdi. Bu çalışmanın henüz hakemli bir dergide yayımlanmamış bir ön baskı olduğunu, Sparrow'un bulgusunun da düşünmeyi değil hatırlamayı ölçtüğünü not etmek isterim.
Yine de bence soru yerinde. Her küçük kararı bir başkasına, insana ya da makineye devrettiğimizde karar verme kasımız biraz daha az çalışıyor. Danışmak güzel bir şey, danışmadan adım atamamak ise başka.
Ekranda bu ikilemi en tatlı ve en acı biçimde izlediğim karakter, The Good Place'in (NBC, 2016 ile 2020 arası dört sezon) ahlak felsefesi profesörü Chidi Anagonye. Chidi her kararın bütün etik boyutlarını o kadar uzun düşünüyor ki en basit seçimler bile ona işkence gibi geliyor. Dizinin güzelliği onu alay konusu yapmaması. Chidi'nin aşırı düşünmesinin altında yanlış yapmaktan duyduğu derin bir korku ve iyi bir insan olma isteği var. Bence hepimizin içinde biraz Chidi var, sadece onun kadar kitap okumamışız.
Yol ayrımı. Gün bitiyor ve içinizdeki şey yorgunluktan çok kaygı. Onun adını koymak isterseniz son bölüme geçin.
Kararsızlık neden bu kadar kaygı veriyor ve Sağlıklı Yetişkin nasıl seçer?
Saat 21.00. İki toplantı davetinden biri hala cevapsız. Jean-Paul Sartre 1946'da yayımlanan Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir'de bu hissin kökünü çok sert bir cümleyle adlandırıyor.
"That is what I mean when I say that man is condemned to be free." "İnsanın özgür olmaya mahkum olduğunu söylerken kastettiğim tam olarak budur." Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir, 1946
Karar vermek bir an için uçurumun kenarına bakmak gibi. Önünüzde birden fazla yol var ve hiçbiri garantili değil. Mahkumiyet kelimesi tam da bu yüzden yerinde, çünkü seçmemek de bir seçim. Kararı başkasına bırakmak, o baş dönmesini başkasının omuzlarına yüklemek gibi. Sartre'a göre bu yükten kaçış yok, kararı devretmek bile bizim kararımız. İki toplantı davetinden birini seçmek hiç tehlikeli değil aslında. Baş döndüren şey, "ya yanlış seçersem ve bunu tek başıma taşırsam" diye bakan göz. Kendi kararınızı vermek, bazen yanlış karar vermeyi göze almak demek.
Mitolojide bunun güzel bir karşılığı var, Gordion düğümü. Kehanete göre bu düğümü çözen Asya'ya hükmedecekti ve yıllarca kimse çözemedi. En çok anlatılan haline göre İskender düğümle uğraşmayı bıraktı ve kılıcıyla tek hamlede kesti. Bunu "acele et" diye okumak istemem. Bazı düğümler daha çok düşünerek değil, düşünmeyi bitirmeye karar vererek çözülüyor.
Şema terapisi bu sakin sese "Sağlıklı Yetişkin" diyor. Danışmayı yasaklamıyor, sadece son sözü size geri veriyor. Birkaç küçük adım iyi gelebilir.
Belki ilk iş, kararları büyüklüklerine göre ayırmak. Akşam yemeği, bir toplantı daveti ya da bir kupanın rengi gibi küçük kararlar için kendinize bir süre koymayı deneyebilirsiniz, mesela beş dakika. Süre bitince aklınızdaki ilk seçeneği seçin. Yanlış çıkarsa bunu bir felaket olarak değil, bir veri olarak görün. Küçük kararlar, karar verme kasını çalıştıran ağırlıklar gibi. Spor salonunda kimse ilk gün en ağır halteri kaldırmıyor. Karar vermek de öyle, önce hafif olanlarla başlamak bence hem daha nazik hem daha gerçekçi.
Sonra danışmanın sırasını değiştirmeyi düşünebilirsiniz. Birine sormadan önce kendi cevabınızı bir kağıda yazın, sonra danışın. Gelen tavsiye sizinkine benzediğinde bunu fark etmek iyi gelebilir, çünkü çoğu zaman sizin de bildiğiniz ortaya çıkar.
Aramaya başlamadan önce "yeterince iyi"nin sizin için ne demek olduğunu da yazabilirsiniz. Üç ölçüt yeter; bir seçenek üçünü karşıladığında aramayı bırakmaya izniniz var. Kısa bir karar günlüğü de iyi gelebilir. Neye karar verdiniz, neden, ne bekliyordunuz; altı ay sonra okuduğunuzda kendi örüntüleriniz hakkında hayli şaşırtıcı şeyler görme ihtimaliniz yüksek.
Bir de şu soruyu sormak var. "Bu kararı yanlış verirsem, bununla baş edebilir miyim?" Çoğu zaman cevap evet. Karar verememenin altında çoğunlukla yanlış seçimden değil, yanlış seçimle tek başına kalmaktan duyulan korku yatıyor. O korkuyu görmek, onu küçültmenin ilk adımı.
Bir yazının bir terapistin yerine geçemeyeceğini de biliyorum. Karar verememek hayatınızı uzun süredir daraltıyorsa, kaygı gündelik işlerinizi zorlaştırıyorsa, bir uzmanla konuşmak gerçekten iyi gelebilir. Kendi sesinizi duyabilmek için bazen önce başkalarının seslerini biraz kısmak gerekiyor.
Saat 23.00. O toplantı davetine "evet" yazdınız, kimseye sormadan. Belki yanlış seçimdi, belki değil. Ama Buridan'ın eşeği sonunda bir saman yığınına doğru bir adım attı ve kitabın son sayfası ilk kez sizin seçiminizle yazıldı.
Bundan sonraki sayfaların numarasını artık kimse size söylemeyecek, belki de en güzel tarafı bu.
Kararsızlık üzerine birkaç yazım daha var. Karar Verirken Fazla mı Düşünüyorsun?, Büyük Bir Kariyer Kararı Nasıl Verilir? ve İş Yerinde Karar Yorgunluğu bu yazının etrafında küçük bir harita gibi duruyor.
Kararsızlığın kardeşi sayılabilecek iki yazım daha var. Neden Hayır Diyemiyorum? başkalarının beklentisini, Mükemmeliyetçilik Nedir? ise "en doğrusu olmalı" baskısını anlatıyor. Bütün bu kalıpların ortak haritası da Şema Terapisi Nedir? yazımda.
Kararsız kaldığın o yol ayrımında birlikte durmak istersen, birlikte çalışalım sayfamda nasıl çalıştığımı anlattım.
Bu yazının yanına sizin için bir şarkı da bırakmak isterim. The Clash, "Should I Stay or Should I Go."
Sevgilerle,
Gizem


