İngilizce Mülakata Hazırlanmak: Mesele Dil Değil, Kendini Anlatabilmek
Ekran açılıyor, karşında Amsterdam'daki bir şirketin işe alım yöneticisi gülümsüyor, sen de kahveni masanın kenarına itip dik oturuyorsun. On yıllık deneyimin var, sunumlar yaptın, ekipler yönettin, krizler gördün. Sonra o masum cümle geliyor, "So, tell me about yourself." Ve bir anda kendi hayatını sanki başkasının CV'sini okur gibi anlatmaya başlıyorsun.
Toplantı bitince içinden geçen cümle hep aynı. "İngilizcem yetmedi."
Birlikte çalıştığım insanlardan sık duyduğum bir cümle bu. Fakat çoğu zaman doğru değil. İngilizceleri gayet yeterli, kelimeleri biliyorlar, gramerleri de fena değil. Eksik olan şey başka bir yerde duruyor ve bu yazıda tam oraya bakmak istiyorum.
İngilizce mülakatta neden kendimi olduğumdan küçük gösteriyorum?
Önce biraz bilim, çünkü işin içinde ilginç bir şey var.
2012'de Chicago Üniversitesi'nden Boaz Keysar, Sayuri Hayakawa ve Sun Gyu An, Psychological Science dergisinde yayımlanan bir çalışmada insanlara klasik karar problemleri verdiler. Aynı soru bir grupta kazanç diliyle, diğerinde kayıp diliyle soruluyordu. Ana dilde düşünen katılımcılar bu çerçeveye kolayca kapılıyor, kayıp kelimesini duyunca bambaşka seçimler yapıyordu. Aynı insanlar soruyu iyi bildikleri bir yabancı dilde okuduklarında ise bu çerçeveleme etkisi belirgin biçimde azaldı, kayıptan kaçınma eğilimleri de zayıfladı.
"The foreign-language effect: Thinking in a foreign tongue reduces decision biases." Boaz Keysar, Sayuri Hayakawa & Sun Gyu An, 2012
Yabancı dil etkisi. Yabancı bir dilde düşünmek, karar yanlılıklarını azaltır.
Araştırmacıların açıklaması şu yönde. Yabancı dil, ana dile göre duygusal olarak daha mesafeli işleniyor. Kelimeler daha az yakıyor, daha az titretiyor. Bu da kararları biraz daha soğukkanlı kılıyor.
Burada dikkatli olmak lazım, çünkü bu bulgu mülakat performansı üzerine yapılmış bir çalışma değil. Karar verme üzerine. Ama bana kalırsa mülakat odasında yaşanan şeyi anlamak için çok güzel bir pencere açıyor. Aynı mesafe, kendini anlatırken de devreye giriyor. Türkçe anlatırken sesinde olan heyecan, gururun, mizahın, o projenin sana neye mal olduğunu anlatan sıcaklık, İngilizceye geçtiğinde biraz soğuyor. Daha düz, daha temkinli, daha "doğru" ama daha az sen olan bir versiyon konuşmaya başlıyor.
Kararlarda işe yarayan o serinlik, kendini anlatırken seni silikleştirebiliyor.
Yabancı dil kaygısı nedir, gerçekten var mı?
Var ve adı konmuş durumda. Elaine Horwitz, Michael Horwitz ve Joann Cope 1986'da The Modern Language Journal'da yayımladıkları makalede yabancı dil kaygısını genel kaygıdan ayrı, kendine özgü bir deneyim olarak tanımladılar ve bunu ölçmek için bir ölçek geliştirdiler. Bu kaygının üç tanıdık bileşeni olduğunu öne sürdüler. İletişim kurarken duyulan gerginlik, sınav kaygısı ve olumsuz değerlendirilme korkusu.
Şimdi bir mülakatı düşün. Üçü birden aynı odada.
Horwitz ve arkadaşlarının dikkat çektiği nokta bence çok kıymetli. Yabancı dilde konuşan yetişkin, kendini zeki ve yetkin biri olarak bilir ama o dilde bu benliği tam olarak ortaya koyamaz. Aradaki fark bir tür kimlik sıkışması yaratır. Belki de insan dili değil, o dilde küçülen kendini kaybetmekten korkuyor.
Yani mülakattan sonra "İngilizcem yetmedi" dediğinde aslında söylediğin şey çoğu zaman şu oluyor. Ben oradaydım ama tam olarak ben değildim.
Türkler kendini neden övemez, kültür farkı mı?
Bunun bir de kültürel tarafı var ve bence yeterince konuşulmuyor.
Çoğumuz "kendini övmek" konusunda temkinli yetiştirildik. Başarıyı ekibe vermek, "şans eseri oldu" demek, "biz yaptık" demek bizde terbiye işareti. Kültürlerarası iletişim literatürü de bunu destekler biçimde, toplulukçu kültürlerde alçakgönüllülüğün, bireyci kültürlerde ise kişisel katkıyı açıkça ifade etmenin daha olağan karşılandığını uzun zamandır anlatıyor.
Amerikan ya da Hollanda tarzı bir mülakatta ise "we did it" cümlesi bazen işe alımcının kafasında net bir soru bırakıyor. Peki sen ne yaptın?
Bu yüzden İngilizce mülakat bir dil sınavından çok bir çeviri işi. Kelimeleri değil, değerleri çeviriyorsun. Alçakgönüllülüğünden vazgeçmeden katkını görünür kılmayı öğreniyorsun.
"What I'm really concerned about is reaching one person." Jorge Luis Borges
Asıl derdim tek bir kişiye ulaşmak.
İngilizce mülakat soruları nasıl cevaplanır?
En sık gelen dört soruya, Türkçe düşünen bir zihnin nerede takıldığına bakarak gidelim.
"Tell me about yourself."
Bu bir otobiyografi talebi değil. Karşındaki kişi doğduğun şehri ya da mezun olduğun yılı sıralamanı beklemiyor, neden bu odadasın sorusunun cevabını arıyor. Benim önerim üç katmanlı bir anlatı. Şu an ne yapıyorsun, oraya hangi deneyimlerle geldin, şimdi neden bu rolü istiyorsun.
Örnek bir açılış şöyle olabilir.
"I'm a product manager with eight years of experience in fintech, and what I enjoy most is turning messy customer problems into simple products."
Ünvanla değil, sevdiğin şeyle bitirmek cümleye kişilik katıyor.
"Why do you want to leave your current job?"
Burada Türkçe düşünen zihin ya fazla dürüst olup eski şirketi eleştiriyor ya da fazla diplomatik olup hiçbir şey söylemiyor. Doğrusu, kaçtığın şeyden değil, yürüdüğün yönden bahsetmek. "I've learned a lot there, and now I'm looking for a role with more international scope" gibi bir cümle hem saygılı hem net.
"What is your greatest weakness?"
İzninle bir rica, lütfen "I'm a perfectionist" deme. İşe alımcılar bu cevabı o kadar çok duydu ki artık kaçamak olarak okuyorlar. Gerçek ama işi yıkmayan bir zayıflık seç ve üzerinde ne yaptığını anlat. Mesela kendi kültüründen gelen bir alışkanlığı açıkça söylemek bile güçlü olabilir. "In my culture we tend to credit the team, so I'm learning to speak more clearly about my own contribution." Bu cümle aynı anda hem farkındalık hem gelişim gösteriyor.
"What are your salary expectations?"
Türk profesyonellerin en çok bocaladığı soru bence bu. Rakam söylemek bize biraz ayıp gibi geliyor. Oysa yurtdışı iş başvurusunda bu soru gayet olağan bir pazarlık adımı. Gitmeden önce o ülkede, o rolde makul aralığı araştır ve tek bir rakam yerine bir aralık ver. Sesin titrese bile rakamın titremesin.
Yurtdışı iş başvurusu öncesi pratik deneyler
Okuduğun her şey kafanda kalırsa mülakat günü yine eski refleksler kazanır. O yüzden birkaç küçük deney öneriyorum.
1. Aynı hikayeyi iki dilde kaydet. En gurur duyduğun projeyi önce Türkçe, sonra İngilizce telefona anlat. Sonra ikisini dinle ve ses tonunun, temponun, mizahın nerede kaybolduğunu not al. Fark ettiğin yer, çalışman gereken yer.
2. "We" sayacı tut. Bir deneme mülakatında kaç kez "we" dediğini say. Her üç "we"den birini "I" ile değiştirmeyi dene ve kendini nasıl hissettirdiğine bak.
3. Doksan saniyelik bir "Tell me about yourself" yaz. Ezberlemek için değil, iskeleti oturtmak için. Sonra her seferinde farklı kelimelerle anlatmayı dene ki kulağa okunmuş gibi gelmesin.
4. Duygu kelimeleri ekle. İngilizce cevaplarına bilinçli olarak "I loved", "what excited me", "I was proud of" gibi ifadeler koy. Yabancı dilin o mesafeli serinliğini bir parça ısıtmanın en kolay yolu bu.
5. Rakamı yüksek sesle söyle. Maaş beklentini aynanın karşısında, gülümseyerek ve özür dilemeden üç kez söyle. Kulağa tuhaf gelebilir ama çoğu zaman işe yarıyor.
6. Bir ana dili İngilizce olan biriyle değil, bir başka expat'la pratik yap. Onlar senin yaşadığın sıkışmayı bilir, dil hatalarına değil anlatının netliğine odaklanırlar.
Peki aksanım, gramer hatalarım ne olacak?
Olacaklar. Ve çoğu zaman sandığın kadar önemli olmayacaklar.
Mülakat sırasında bir kelimeyi hatırlayamadığında durup özür dilemek yerine onu başka bir yoldan anlatmayı dene. "I can't find the exact word, but what I mean is..." diye başlayan bir cümle zayıflık değil, iletişim becerisi olarak okunur. Hatta karşındaki kişiye, baskı altında da düşünmeye devam edebildiğini gösterir. Yabancı dilde akıcılık dediğimiz şey çoğu zaman hiç takılmamak değil, takıldığında yoluna devam edebilmek.
"Let's slow down, not in pace or wordage but in nerves." John Steinbeck
Yavaşlayalım, tempoda ya da kelimelerde değil, sinirlerde.
Uluslararası ekiplerde çalışan insanların büyük kısmı İngilizceyi ikinci dil olarak konuşuyor. Karşındaki işe alımcının aklında kalan şey büyük ihtimalle bir zaman ekin değil, senin o projeyi anlatırken gözlerinin parladığı an olacak. Kusursuz cümle kuran ama kendini göstermeyen biri ile ara ara takılan ama ne yaptığını net anlatan biri arasında seçim yapılırken, ikincisinin kazanma ihtimali hayli yüksek.
Dil bir araç, sen ise anlatılmaya değer bir hikayesin.
Mülakata hazırlanırken kelime listelerine gömülmek yerine şunu sor kendine. Bu odadan çıktığımda karşımdaki kişi beni hangi tek cümleyle hatırlasın istiyorum? O cümleyi bulduğunda dilin de kendiliğinden yerine oturmaya başlıyor.
Çünkü sonunda seni işe alan şey kusursuz İngilizcen değil, kendine tercüman olabilmen olacak.
Sevgilerle,
Gizem



