Kendini Tek Bir Kutuda Sıkıştırmaktan Kaçınmak: Polymath Zihinlerin Gücü
- Gizem Şahan
- 14 May
- 11 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 6 Tem

Maymun iştahlı mısın?
Hayatım boyunca kendim için de, etrafımdaki çok yönlü insanlar için de en çok duyduğum etiketlerden biri bu oldu. "Maymun iştahlı." Bu terim, bir şeye büyük bir heyecanla başlayıp sonra başka bir şeye merak duyan insanlar için kullanılır. Sanki bu, genetik bir kusur ya da bir karakter defosuymuş gibi... Sanki insanın ilgisinin geniş olması, zihninin farklı yerlere temas etmesi, dünyayı tek bir koridordan değil de birden fazla pencereden görmeye çalışması başlı başına bir problemmiş gibi.
Böyle hissedip de şu cümleleri duymayan var mıdır bilmiyorum:
"Bir şeye odaklan artık."
"Her şeyi aynı anda yapamazsın."
"Ne istediğine karar ver."
"Bu kadar dağılma."
"Bunlar geçici heves; adamakıllı bir iş yap."
"Başladığın her şeyi yarım bırakıyorsun."
Tanıdık geldi mi? Bana çok tanıdık geliyor. (Bunu özellikle evde çok duymuş biri olarak söylüyorum :)
Çünkü uzun yıllar boyunca ben de kendi içimde bu iki kutup arasında savruldum. Bir tarafım mühendislik disiplinini, sistem düşüncesini, stratejiyi ve karar mekanizmalarını çok severken; diğer tarafım insan ruhunun görünmeyen odalarına, Jung'a, Hesse'ye, Yalom'a, hikâyelere, biyolojiye, sanata, yaratıcılığa ve anlam arayışına merak duydu.
Bir tarafım kurumsal dünyanın diliyle konuşmayı öğrenirken, diğer tarafım hep şu soruların izini sürdü: İnsanlar toplantı odalarında neden susuyor? Zeki insanlar neden kendini küçültüyor? Başarılı profesyoneller neden zirvedeyken bile içten içe bu kadar yorgun hissediyor? Çok yönlü insanlar neden kendilerini hâlâ bir yerlerde "yetersiz" sanıyor?
Ve dürüst olmak gerekirse, uzun süre bunun bir avantaj mı yoksa bir problem mi olduğuna karar veremedim. Çünkü modern dünya size çok erken yaşta bir soru soruyor: "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" Bu soru dışarıdan masum görünüyor olabilir. Ama çoğu zaman içinde çok sessiz bir ültimatom taşır: Tek bir şey seç. Tek bir alana gir. Tek bir kimlik yarat. Tek bir kutuya yerleş. Kendini anlatması kolay, ölçmesi kolay, yönetmesi kolay bir şeye dönüştür.
Sistem kutuları sever. Ölçmesi kolay olur. Yönetmesi kolay olur. Etiketlemesi kolay olur. CV'ye yazması kolay olur. Performans değerlendirmesine koyması kolay olur. İnsan kaynakları sistemlerine girmesi kolay olur. Kariyer yollarına çizmesi kolay olur. Ama insan zihni o kadar kolay organize olmuyor. Özellikle de bazı zihinler...
Polymath Zihinler
Polymath, Türkçeye genellikle "polimat" diye çevriliyor. Birden fazla alanda yalnızca ilgi değil; derin bilgi, merak, üretim ve bağlantı kurma kapasitesine sahip olan insanları tanımlamak için kullanılıyor. Leonardo Da Vinci, İbn-i Sina, Benjamin Franklin, Goethe, Ada Lovelace gibi isimler tanınmış polymath örnekleri olarak anılıyor. Ama bugün bu kavramı yeniden konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bazı insanlar çocukken aynı anda birçok şeye ilgi duyar. Bir gün astronot olmak ister, ertesi gün roman yazarı. Bir yandan matematik problemleri çözerken bir yandan müzikle ağlayabilir. Ansiklopedilerin içinde kaybolup sonra gidip resim yapabilir. Bu çocuklar büyüdüklerinde de, eğer o çocuksu merakı koruyacak kadar şanslılarsa, bir film izlerken karakterlerin psikolojik katmanlarını deşifre eder. Bir şehirde yürürken aynı anda tarih, mimari, insan ilişkileri ve ekonomi arasında görünmez ağlar örer. Bir yaprağın damarlarına bakıp suyun akışını, oradan insan bedenini, oradan da organizasyonların çalışma biçimini düşünebilir. Dünyayı bölümler halinde değil, bir bütünün canlı bağlantıları halinde görür.
Ben bu insanları hep çok sevdim. Çünkü sanırım ben de onlardan biriyim. Ve dürüst olmak gerekirse, uzun süre bunun zihinsel bir lütuf mu yoksa lanet mi olduğuna karar veremedim. Çünkü modern dünya çok yönlü insanı genellikle iki şekilde yanlış okuyor: Ya "dağınık" sanıyor ya da "istikrarsız." Oysa bazen mesele dağınıklık değildir. Bazen mesele zihnin fazla bağlantısal çalışmasıdır. Bir fikrin bambaşka bir disiplindeki fikri tetiklemesi, bir gözlemin yepyeni bir kapıyı açmasıdır. Bir sorunun yalnızca kendi kategorisinde kalmamasıdır.
Polymath olmak her şeyi bilmeye çalışmak değildir. Her şeyden biraz anlayıp hiçbir şeyde derinleşmemek de değildir. Polymath olmak, insanın zihninin duvarlarını çok erken örmemesidir. Farklı dünyalar arasında anlamlı köprüler kurabilecek bir derinlik disiplini ve entelektüel cesaret geliştirebilmektir. Kendini tek bir kimliğe hapsetmeden düşünebilmesidir. Dünyayı yalnızca uzmanlık alanının penceresinden değil, canlı bir bütün olarak okuyabilmesidir. Belki de daha basit söylemek gerekirse: Polymath olmak, bağlantısal düşünebilmektir. Ve bence bu, yapay zeka çağında düşündüğümüzden çok daha önemli hale gelecek.
Yapay Zeka Çağında Bilginin Yeni Paradigması
Bu zihinsel çeviklik, yapay zeka çağında düşündüğümüzden çok daha önemli hale gelecek. Çünkü artık bilgi kıt değil. Bilgi her yerde! Yapay zeka saniyeler içinde özet çıkarabiliyor, kod yazabiliyor, analiz yapabiliyor, metin üretebiliyor, sunum hazırlayabiliyor, rapor çıkarabiliyor. Elbette bunların doğruluğu, bağlamı ve kalitesi ayrıca tartışılır. Ama şu kesin: bilgiye ulaşmak eski anlamıyla bir güç odağı olmaktan çıkıyor.
O zaman soru değişiyor. "Kim daha çok biliyor?" değil. "Kim daha iyi düşünüyor?" "Kim bağlantı kurabiliyor, kim anlamlandırabiliyor, kim doğru soruyu sorabiliyor?" "Kim yalnızca veriye değil, verinin arkasındaki davranışa, korkuya, ihtiyaca, motivasyona ve bağlama bakabiliyor?" İşte tam olarak bu yüzden yapay zeka çağında polymath zihin yeniden değer kazanıyor. Çünkü yapay zeka ortalamayı çok hızlı üretebiliyor: ortalama metni, ortalama sunumu, ortalama cevabı, ortalama strateji dokümanını, ortalama analizi… Ve belki de bu yüzden ortalama düşünce ilk kez bu kadar görünür hale geliyor.
Ama insanı değerli yapan şey zaten hiçbir zaman yalnızca ortalama üretim kapasitesi değildi. İnsanı değerli yapan şey bağlamdı, sezgiydi, ince farkları görebilmekti; bir fikrin duygusal, etik, stratejik ve insani sonuçlarını aynı anda taşıyabilmekti. Bir performans problemi yalnızca motivasyon problemi değildir. Bazen insanın kendi olanaklarıyla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. Bir organizasyon problemi de yalnızca organizasyon problemi değildir. Psikolojidir. Kültürdür. Güç dinamikleridir. Liderliktir. Anlam kaybıdır. Öğrenilmiş çaresizliktir. Bazen çocuklukta alınmış bir geri bildirimin yıllar sonra toplantı odasında sessizlik olarak geri dönmesidir.
Bir inovasyon problemi yalnızca fikir üretme problemi değildir. Güven problemidir. Hataya tolerans problemidir. Kurumun görünmeyen korkuları problemidir. İnsanların yaratıcı düşünmekten değil, yaratıcı görünmekten çekinmesi problemidir. Bu yüzden tek bir disiplin çoğu zaman yetmez. Tek bir disiplinin dar gözlüğü, doğrusal olmayan bu dünyayı çözmeye yetmiyor.
World Economic Forum'un son yıllardaki Future of Jobs raporları da aslında bize benzer bir şey söylüyor. 2025 raporunda analitik düşünme hâlâ işverenlerin en çok aradığı temel becerilerden biri olarak öne çıkarken; yaratıcı düşünme, dayanıklılık, esneklik, çeviklik, merak ve yaşam boyu öğrenme gibi becerilerin de 2025-2030 döneminde önem kazanmaya devam edeceği belirtiliyor. Yani geleceğin insanından beklenen şey yalnızca teknik bilgi değil; zihinsel esneklik, öğrenebilme kapasitesi, yaratıcı bağ kurma ve belirsizlik içinde düşünebilme becerisi. Dikkat ederseniz bunların çoğu teknik beceri değil. Bunlar insan zihninin çalışma biçimiyle ilgili beceriler. Merak, esneklik, yaratıcı düşünme, analitik düşünme ve dayanıklılık artık yalnızca güzel karakter özellikleri değil; geleceğin iş dünyasında belirleyici olacak zihinsel beceriler.
Ve bunların hepsi bana tek bir şeyi düşündürüyor: Geleceğin en değerli insanı yalnızca daha çok bilen insan olmayacak. Daha iyi düşünebilen insan olacak. Ve bu ikisi aynı şey değil. Hatta bazen birbirinin tersi bile olabilir. Çünkü fazla bilgi, eğer bağlantı kurma kapasitesiyle birleşmezse, insanı aydınlatmak yerine ağırlaştırabilir. İnsan her şeyi takip eder ama hiçbir şeyi gerçekten düşünemez hale gelebilir. Her şeyi bilir gibi görünür ama hiçbir şeyi içerden anlamaz.
Belki de bugün yaşadığımız zihinsel yorgunluğun bir kısmı buradan geliyor.
Uzmanlaşma ile Daralma Arasındaki Uçurum
Çağımızın en büyük zihinsel yanılgılarından biri de şudur: Daha fazla uzmanlaşmanın her zaman daha kaliteli düşünmek anlamına geldiğini varsayıyoruz. Elbette uzmanlık çok kıymetli. Derinleşme olmadan ciddiyet olmaz. Emek olmadan ustalık olmaz. Zanaatkarlık felsefesi olmadan kalıcı bir değer olmaz. Ama uzmanlaşma ile zihinsel daralma aynı şey değildir. Uzmanlık, insanın bir alanda derinleşmesidir. Daralma ise yalnızca o alanla düşünebileceğine inanmasıdır. Ve maalesef bu ikisini uzun zamandır birbirine karıştırıyoruz.
Bir insan bir alanda derinleşirken diğer alanlarla bağını kaybettiğinde, bilgisi artabilir ama görüş alanı daralabilir. Daha çok şey bilir ama daha az bağlantı kurar. Daha hızlı cevap verir ama daha az soru sorar. Daha iyi performans gösterir ama daha az anlam hisseder. Bugün birçok kurumun, birçok profesyonelin, birçok çok yönlü insanın yaşadığı şey bana biraz bunu düşündürüyor: Daha çok biliyoruz ama daha az bağlıyoruz. Daha fazla içerik tüketiyoruz ama daha az içselleştiriyoruz. Daha fazla toplantı yapıyoruz ama daha az gerçek soru soruyoruz. Daha fazla performans konuşuyoruz ama insanın neden yorulduğunu daha az anlıyoruz.
Bir süre sonra profesyoneller hızlı cevap vermeyi düşünmek, veriye bakmayı anlamlandırmak, sunum hazırlamayı ise fikir üretmek sanıyor. Oysa bütün bu hızın içinde gerçek düşünce sessizce can veriyor. Byung-Chul Han'ın yıllardır işaret ettiği gibi, modern dünya insanı yalnızca yormuyor; dikkatini parçalayarak onu kendisinden de uzaklaştırıyor. Her şey hızlanırken, derin düşünme neredeyse bir lüks gibi görünmeye başladı. Oysa belki de artık lüks değil, hayatta kalma becerisi. Çünkü dünya doğrusal değil. Ve doğrusal olmayan problemler, doğrusal zihinlerle çözülemiyor.
İklim krizinden yapay zekaya, organizasyonel tükenmişlikten yaratıcı blokajlara, liderlik krizlerinden anlam kaybına kadar bugün karşılaştığımız problemlerin çoğu tek bir disiplinin içine sığmıyor. Psikoloji olmadan teknoloji eksik kalıyor. Sosyoloji olmadan strateji eksik kalıyor. Etik olmadan yapay zeka eksik kalıyor. Estetik olmadan deneyim eksik kalıyor. Anlam olmadan performans eksik kalıyor.
Belki de bu yüzden Palantir CEO'su Alex Karp'ın yakın zamanda yaptığı açıklama dikkatimi çekti. Karp, yapay zeka çağında geleceği olan insanların güçlü mesleki ve zanaatkâr becerilere sahip olanlar ya da neurodivergent, yani standart düşünme kalıplarının dışında çalışan bireyler olacağını söylüyor. Bunu yalnızca "kim iş bulacak?" tartışması olarak okumuyorum ben. Daha derin bir gerilim gösteriyor bu açıklama. Standart bilgi işinin, standart düşünmenin, standart beyaz yaka performansının değeri değişiyor. Yapay zeka ortalamayı hızla üretebildikçe, ortalama düşünce daha görünür hale geliyor.
Ve belki de ilk kez çağ, uzun süre "fazla farklı" görülen insanların lehine dönmeye başlıyor. Zanaatkâr zihne sahip olanların, nöroçeşitli düşünenlerin, kategorilere kolay sığmayanların, bir probleme herkesin baktığı yerden bakamayanların, biraz fazla düşünenlerin, biraz fazla hissedenlerin, biraz fazla merak edenlerin, çocukken öğretmenlerin "potansiyeli yüksek ama dikkatini toplamalı" dediği insanların…
Bu cümleyi yazarken gülümsüyorum çünkü bu insanları çok iyi tanıyorum. Yıllardır bireysel çalışmalarda, eğitimlerde, kurumsal ortamlarda, bazen de kendi içimde görüyorum onları. Çoğu zaman kendilerini problem sanıyorlar. Çünkü sistem onları uzun süre yanlış okudu. Çok yönlü olmalarını odaksızlık sandı. Hassasiyetlerini zayıflık sandı. Derin düşünmelerini yavaşlık sandı. Soru sormalarını itiraz sandı. Bağlantı kurmalarını konudan sapmak sandı. Oysa bazen en değerli şey tam da oradadır. Konudan sapıyor gibi görünen zihnin, aslında daha büyük resmi görmeye çalışmasında.
Da Vinci Modu: Zihnin Yeniden Genişlediği An
Bunu geçtiğimiz günlerde Turkcell'de verdiğim "Da Vinci Gibi Düşünmek" eğitimimde çok güçlü hissettim. Benim için o gün yalnızca bir kurumsal eğitim değildi. Uzun zamandır zihnimde taşıdığım "insan yeniden daha geniş düşünebilir mi?" sorusunun odada yavaş yavaş canlandığını gördüğüm bir gündü. O gün insanlarla yalnızca Leonardo Da Vinci'yi konuşmadık. Onun hayatını tarihsel bir figür olarak anlatmakla ilgilenmedik sadece. Asıl mesele şuydu: Bir insan nasıl daha geniş düşünebilir? Bir zihin nasıl aynı anda hem gözlemci, hem yaratıcı, hem analitik, hem sezgisel, hem sistematik, hem meraklı kalabilir? Bir kurumda insanlar yalnızca hızlı cevap veren kişiler değil, gerçekten düşünebilen kişiler haline nasıl gelir?
Eğitim boyunca beni en çok etkileyen şey odanın ritminin değişmesiydi. Başta herkes o bildiğimiz kurumsal zırhla oturuyordu; dikkatli, ölçülü, kontrollü, profesyonel. Sonra bir noktada o zırhta küçük çatlaklar oluşmaya başladı. İnsanlar yalnızca cevap vermek için değil, gerçekten görmek için bakmaya başladılar. Daha kişisel sorular geldi. Bir fikrin içinde biraz daha uzun kalmaya, aceleyle sonuca gitmeden önce onun etrafında dolaşmaya başladılar.
Gerçek düşünce bazen yavaşlamayı gerektirir. Bir nesneye ilk kez görüyormuş gibi bakmayı. Bir problemi hemen çözmeye çalışmadan önce onun etrafında dolaşmayı. "Bunun doğru cevabı ne?" demeden önce "Bu gerçekten doğru soru mu?" diye sormayı. Bence eğitimlerin ve danışmanlığın gerçek değeri tam da orada başlıyor. Salt bilgi aktarımında değil; insanın kendi zihniyle ve olanaklarıyla kurduğu ilişki değişmeye başladığında.
Da Vinci'nin dehası yalnızca fırça darbelerinde değildi. Bilim, anatomi, mühendislik, doğa gözlemi, estetik ve insan doğasına dair merakı birbirinden asla ayrı görmemesindeydi. Onun defterlerine baktığınızda yalnızca taslaklar görmezsiniz; canlı bir zihnin koreografisini görürsünüz. Yaprak damarından suyun akışına, insan kaslarından uçan makinelere geçen bütünsel bir görme biçimi. Leonardo'yu çağının ötesine taşıyan şey yalnızca yeteneği değildi bence. Hiçbir şeyi birbirinden tamamen ayrı görmemesiydi. Sanat onun için bilimden ayrı değildi. Gözlem sezgiden ayrı değildi. Anatomi estetikten ayrı değildi. Mühendislik hayal gücünden ayrı değildi.
Belki de deha dediğimiz şey biraz da budur: Ayrı görünen şeyler arasında henüz kimsenin görmediği bir ilişki kurabilmek. İşte ben bu yüzden The Polymath Way felsefesine odaklanıyorum. Bana göre bu bir kariyer etiketi veya CV süsü değil; insanın zihinsel genişliğini kaybetmeden derinleşebilmesi için bir düşünme biçimi. The Polymath Way benim için her alana dağılmak değil; ilgiler arasındaki görünmez hattı bulmak, düşünceye bir iç omurga kazandırmak ve insanın farklı taraflarını birbirine düşman etmeden birlikte çalıştırabilmek.
Bir problemi tek bir açıdan değil farklı katmanlarıyla okuyabilmek. Bir kurumu yalnızca organizasyon şemasıyla değil görünmeyen duygusal mimarisiyle, kültürel kodlarıyla anlayabilmek. Bir fikri yalnızca uygulanabilir olup olmamasıyla değil, dönüştürücü değeriyle değerlendirebilmek. Çünkü artık yalnızca dikey uzmanlara değil, bağlayıcılara ihtiyacımız var. Disiplinler arasında köprü kurabilen, farklı dünyaların dilini konuşabilen tercümanlara. Ama burada çok kritik bir eşik var. Polymath zihin, entelektüel bir yüzeysellik veya her şeyden azar azar anlama hafifliği demek değildir. Güçlü bir polymath zihnin çok ciddi bir derinlik disiplinine ihtiyacı vardır; aksi takdirde o durum gerçekten maymun iştahlılığa ve savrulmaya dönüşebilir.
İnsan bazen gerçekten dağılabilir. Zorlandığı yerde yeni bir heyecanın konforuna kaçabilir. Bir işin emek ve sancı isteyen o gri bölümüne geldiğinde başka bir projenin ilk pırıltısına sığınabilir. Bu da mümkün. O yüzden mesele "her şeyle ilgilenmek" değil, ilgiler arasında bir iç omurga inşa edebilmektir. Maymun iştahlılık, bir ilgiden diğerine kaçıştır. Polymath zihin ise bir ilgiden diğerine köprü kurar. Maymun iştahlılık derinleşmekten kaçar. Polymath zihin farklı alanlarda derinleşerek onları birbirine bağlar. Maymun iştahlılık sürekli yeni uyarıcı arar. Polymath zihin yeni bağlantılar arar. Ayrım ince ama hayati.
Ve insanın aynaya bakıp kendisine sorması gereken soru şu: "Ben gerçekten dağılıyor muyum? Yoksa zihnim benden daha büyük, daha üst düzey bir anlam katmanı kurmamı mı talep ediyor?"
Odadaki Duman ve Zihnin Kanatları
Yıllar önce "Zeki Olmak Bir Lanet Mi?" diye bir yazı yazmıştım. Hala en çok okunan, en çok paylaşılan yazılarımdan biri. O yazıda tanıdığım en zeki insanların çoğu zaman en kırılgan, en farklı, kendini en çok sorgulayan ve hayata karşı en fazla sorumluluk hisseden insanlar olduğunu yazmıştım. Bugün hala aynı fikirdeyim. Hatta belki daha radikal bir yerden. Çünkü rasyonel zeka tek başına insanı özgürleştirmeye yetmiyor. Bazen tam tersine, insanın kendisine karşı daha acımasız bir yargıca dönüşmesine sebep oluyor. Daha fazlasını görüyorsunuz, daha fazlasını seziyorsunuz, satır aralarını okuyorsunuz ama her zaman buna uygun bir ekosistem bulamıyorsunuz. Odadaki on kişiden yalnızca siz dumanı fark ettiğinizde, diğerleri sakince oturmaya devam ediyorsa, bir süre sonra kendi sezginizden, kendi gerçeklik algınızdan şüphe etmeyi öğreniyorsunuz. Daha doğrusu, bunu size sistem el birliğiyle öğretiyor.
Bu yüzden birçok farklı ve derin düşünen insan, profesyonel hayatta hayatta kalabilmek için önce kendini saklamayı, kamufle etmeyi öğreniyor. Kendi zihin kanatlarını katlayıp, o gri sığınaklara çekilerek diğer insanlar gibi görünmeyi seçiyor. Çok meraklıysa daha az soru soruyor. Çok yaratıcıysa daha güvenli fikirler üretiyor. Çok hassatsa o soğuk profesyonel maskeyi takıyor. Çok bağlantısal düşünüyorsa bilerek daha sığ, daha basit görünüyor. Ve bu bana çok acı veriyor.
Dünya zaten yeterince ortalama fikirle, fabrikasyon zihinle dolu. Bize daha fazla kendini küçültmüş, budamış insan gerekmiyor. Bize daha fazla düşünen, hisseden, cesur bağlar kurabilen ve yeni patikalar açabilen insan gerekiyor. Polymath olmak tam olarak budur belki de. Birden fazla alanda başarı madalyası kovalamak değil; insanın kendi zihninin genişliğine ve fıtratına ihanet etmemesidir. Merakını susturmamasıdır.
Modern eğitim sistemi bize kendi içsel desenimizi, özgün haritamızı okumayı öğretmiyor. Bize sadece keskin ve dışlayıcı seçenekler sunuyor. Ama insan çoğu zaman "ya o ya bu" sığlığına sığmaz. İnsan, iki zıt kutup arasındaki o üretken gerilimden doğar: bilim ile sanat, analiz ile sezgi, disiplin ile merak, hız ile derinlik arasında.
Bu yüzden polymath zihinler biraz yalnız hissedebilir. Çünkü tek bir kabileye ait olmakta zorlanırlar. Mühendisler arasında fazla psikolojik, psikologlar arasında fazla stratejik, kurumsal dünyada fazla yaratıcı, yaratıcı dünyada fazla sistematik bulunabilirler. Ama tam olarak bu yüzden paha biçilemezdirler. Çünkü çağımızın ve geleceğin ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur: ayrı dünyaların sınırlarında durabilen, çeviri yapabilen, bir kıyıdan diğerine köprü kurabilen entelektüel liderler.
İnsan CV'den Fazlasıdır
İnsan kendini tek bir role, tek bir unvana indirgediğinde yalnızca kariyeri değil, iç dünyası da çoraklaşıyor, daralıyor. Oysa bir insan yalnızca unvanı, kartviziti, CV'si veya performansı değildir. İnsan biraz da kimse bakmıyorken merak ettiği şeylerdir; vazgeçemediği o uykusuz sorulardır, gizlice ilgisini çeken konulardır, üretirken kendini unuttuğu o akış anlarıdır, yıllar sonra bile içine ışık düşüren fikirlerdir.
Bu yüzden "maymun iştahlı mıyım?" diye kendine kızan, kendini hırpalayan herkese yeniden sormak isterim: Gerçekten maymun iştahlı mısınız? Yoksa size çok erken yaşta tek bir dar kutuya sığmanız gerektiği mi dikte edildi? Belki de problem sizde değildir. Belki de zihniniz dünyayı daha geniş, daha bütünsel okumak istiyordur. Kendinizi tek bir alana hapsetmeye çalışarak törpülemek yerine, kendi özgün düşünme sisteminizi kurmaya ihtiyacınız vardır.
Bazı zihinler sınır çizmek için değil, sınırların arasında köprü kurmak için var. Bazı insanlar tek bir meslek adıyla açıklanamayacak kadar geniş bir iç coğrafyaya sahip. Ve belki de yeni çağ, uzun süre "fazla" bulunarak budanmaya çalışılan insanların; çok düşünenlerin, derin hissedenlerin, merakını susturamayanların, uzak görünen şeyler arasında bağ kuranların çağı olacak. Belki mesele fazla olmak değildir. Belki de mesele, çok uzun süre kendimizi çok küçük odalarda yaşamaya zorlamış olmamızdır.
Kendi zihninizin hangi tarafını uzun zamandır saklıyorsunuz? Ve eğer o kanatları yeniden açsaydınız, nasıl bir hayat, nasıl bir iş, nasıl bir etki yaratırdınız?
Sevgilerimle,
Gizem Şahan
PS: Bu yazıyı yazarken World Economic Forum'un Future of Jobs raporlarında öne çıkan analitik düşünme, yaratıcı düşünme, merak, dayanıklılık, esneklik ve yaşam boyu öğrenme başlıklarını; Byung-Chul Han'ın dikkat, hız ve yorgunluk üzerine düşüncelerini; Palantir CEO'su Alex Karp'ın yapay zeka çağında zanaatkâr beceriler ve neurodivergent düşünme üzerine yaptığı açıklamaları; Leonardo Da Vinci'nin defterlerini ve uzun zamandır çalıştığım çok yönlü insanların görünmeyen iç çatışmalarını tekrar düşündüm. Eğer siz de farklı düşünmeye ihtiyacı olabilecek birilerini tanıyorsanız, paylaşın isterim. Belki o güzel zihinler birlikte biraz daha genişleriz, kim bilir. Paylaştığınız ve değer verdiğiniz için şimdiden çok teşekkür ederim :)
Yorumlar