Karar Verirken Fazla mı Düşünüyorsun? Zeki İnsanlar Neden Takılır, Nasıl Harekete Geçer?

Hiç bir defter seçmek için, bazı insanların ev seçmeye harcadığından daha uzun zaman harcadın mı?
FOG OFF'u biraz da böyle insanlar için yazdım, kendim de dahil. Geniş bir zihin, basit bir kırtasiye alışverişini bile felsefi bir sorgulamaya çevirebilir. Defter ise her gün yalın tek bir soru soruyor. En küçük sonraki adım ne ve kahven soğumadan onu yapabilir misin?
Mesele defterlerin o kadar önemli olması değil. Meşgul bir zihne bir seçim ve sakin bir öğleden sonra verdiğinde, seve seve bir tablo, bir puanlama sistemi, hatta kağıt kalitesi üzerine küçük bir felsefi inceleme kurar. Beethoven'ın da sabah kahvesi için her fincana tam altmış kahve çekirdeği saydığı anlatılır (Mason Currey, Daily Rituals). Ama o en azından saydıktan sonra kahvesini içip bestesine dönüyordu.
Bunu okuyorsan, seninkinin de benzer bir şey yaptığından şüpheleniyorum.
Karar verirken fazla düşünmek, birlikte çalıştığım insanlarda en sık gördüğüm şeylerden biri. Kurucular, yöneticiler, kalmakla gitmek arasında kalmış expatlar, herkesin problemini çözüp kendi bir sonraki adımını çözemeyen parlak profesyoneller. Neredeyse hiçbirinin zekası eksik değil. Sorun da tam olarak bu.
Fazla düşünmek bir düşünme sorunu değildir. Bir durma sorunudur.
Zeki insanlar neden karar verirken fazla düşünür?
İşin rahatsız edici yanı şu. Güçlü bir analitik zihin, gerekçe üretmekte üstüne yoktur. Ona bir soru verdin mi, işe yarayan gerekçeler çoktan tükendikten sonra bile lehte ve aleyhte yenilerini üretmeye devam eder.
Ben buna İtirazsız Zihin diyorum, kendisiyle tartışacak kimsesi kalmamış parlak bir zihin. Kendi kafanın içindeki en zeki ses sen olduğunda, her şüphe ikna edici gelir çünkü çok iyi ifade edilmiştir. Üstelik iç eleştirmenin iyi bir üniversiteden mezun.
Bunun arkasında biraz alçakgönüllü olmayı gerektiren bir araştırma var. 1991'de Timothy Wilson ve Jonathan Schooler, Journal of Personality and Social Psychology dergisinde son derece dürüst bir başlıkla, "Thinking Too Much" (Fazla Düşünmek) başlığıyla bir çalışma yayımladı. Öğrencilerden çilek reçellerini puanlamalarını istediler. Bazıları sadece tattı. Diğerlerinden her reçeli neden sevip sevmediklerini analiz etmeleri istendi. Analiz edenlerin tercihleri uzman puanlarıyla, sadece tadanlarınkinden çok daha az örtüştü.
Bunu bir daha oku. Gerekçelerini açıklamak, neyi sevdiklerini bilmelerini zorlaştırdı.
Mesele tabii ki düşünmenin kötü olması değil. Bazı kararların bir kısmı içimizde, madde işaretleriyle konuşmayan bir yerde yaşıyor. Her şeyi kelimelere sığdırmaya zorladığımızda da gerçekten önemli olanı değil, anlatması kolay olanı öne çıkarmaya başlıyoruz.
Analiz felci aslında nedir?
Karar vermenin bedeli beklemenin bedelinden ağır gelmeye başladığında analiz felci başlar. O yüzden bekleriz ve beklemeye de "araştırma" deriz.
Barry Schwartz ve arkadaşları 2002'de, yine Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımladıkları bir makalede iki seçim tarzını tanımladı. Maksimize edenler mümkün olan en iyi seçeneği bulmaya çalışır. Yeterince iyiciler kendi standartlarına göre yeterince iyi olanı arar ve durur. Çalışmalarında maksimize etmede yüksek puan alanlar, yeterince iyicilere göre daha az mutluluk ve iyimserlik, daha fazla pişmanlık ve depresyon bildirdi.
Maksimize edenler kağıt üstünde çoğu zaman nesnel olarak "daha iyi" seçimler yapar. Fakat bu seçimler hakkında daha kötü hissetme ihtimalleri hayli yüksek.
"Le mieux est l'ennemi du bien." En iyi, iyinin düşmanıdır. (Voltaire, La Bégueule, 1772, bir İtalyan atasözünü aktararak)
Ben bunu çok rahatlatıcı buluyorum. Demek ki o bitmeyen arayış sana umduğun memnuniyeti getirmiyor. Saatlerinle ve uykunla, istatistiklere göre sonunda seni beklemeyen bir his için ödeme yapıyor olabilirsin.
Mükemmel seçenek, çoğu zaman seçmenin rahatsızlığından kaçmak için kendimize anlattığımız bir hikayedir.
Fazla düşünmek neden bu kadar verimli hissettirir?
Çünkü iş gibi görünür. Sekmeler açarsın, listeler yaparsın, beş arkadaşına sorarsın, eşitliği bozmak için bir de altıncısına. Sinir sistemin hiçbir şeyi halletmeden küçük bir "hallediyorum" dozu alır.
Psikolog Susan Nolen-Hoeksema kariyerinin büyük kısmını ruminasyonu, yani çözüme ilerlemeden problemlere ve nedenlerine dönüp dönüp odaklanma alışkanlığını incelemeye adadı. Araştırmaları bunu uzayan düşük ruh haliyle ve zayıflayan problem çözmeyle ilişkilendirdi. Ruminasyon kendini derin düşünce gibi gösterir, ama aradaki fark yöndedir. Derin düşünce bir yere varır. Ruminasyon ise çok pahalı ayakkabılarla daireler çizer.
Severance dizisinin herhangi bir bölümünü izle, bunun için çok güzel bir metafor görürsün. İnsanlar ekrandaki sayıları "korkutucu hissettirdikleri" için durmadan ayıklıyor ve işin ne için yapıldığına dair hiçbir fikirleri yok. Fazla düşünmek bizim özel Lumon'umuz olabilir. Meşgul, titiz ve dışarıdaki gerçek hayattan tuhaf biçimde kopuk.
Creative Solutions for Ordinary Problems kitabında bunu bir karakter kusuru değil, bir kas sorunu olarak ele alıyorum. En sevdiğim deneylerden biri bilerek kusurlu başlamak. İşin ilk on dakikasını kasten kötü yap. Gerçek iş başladığı anda Lumon gücünü kaybetmeye başlar.
Bazen de en iyi çözüm, masadan kalkıp biraz yürümek.
"Methinks that the moment my legs begin to move, my thoughts begin to flow." Henry David Thoreau
Bana öyle geliyor ki bacaklarım hareket etmeye başladığı an düşüncelerim de akmaya başlıyor.
Yapay zeka fazla düşünmeyi kötüleştiriyor mu?
Muhtemelen evet. Artık cebimizde saniyeler içinde on seçenek daha, yirmi artı eksi daha ve bir karşılaştırma tablosu üretebilen bir makine taşıyoruz. Fazla düşünen biri için bu, maalesef bir kumarbaza sınırsız bir banka hesabı vermek gibi.
İşimde sürekli döndüğüm bir cümle var.
Makine cevap verir. İnsan soruyu seçer.
Yapay zekaya "Bu işi kabul edersem ters gidebilecek her şey ne?" diye sorarsan uzun ve güzel ifade edilmiş bir liste alırsın. O liste bilgelik değil, sadece arz. Asıl beceri, hangi sorunun dikkatini hak ettiğini ve harekete geçmek için ne zaman yeterince şeyin olduğunu bilmek.
Yeterince bilgiye sahip olduğumu nasıl anlarım?
Jeff Bezos, Amazon hissedarlarına yazdığı 2016 mektubunda çoğu kararın, keşke elimde olsaydı dediğin bilginin yaklaşık yüzde 70'iyle verilmesi gerektiğini yazdı. Yüzde 90'ı beklersen, dedi, çoğu durumda yavaş kalıyorsun demektir.
Daha önceki bir mektubunda (2015) "1. Tip" kararları, yani sonuçları ağır ve neredeyse geri dönüşsüz olan tek yönlü kapıları, "2. Tip" kararlardan, yani geri dönebileceğin iki yönlü kapılardan ayırdı. Uyarısı, büyük kurumların her kararı tek yönlü bir kapı gibi ele alma eğiliminde olduğuydu. Fazla düşünenler de öyle.
Üzerine kafa yorduğun kapıların çoğu iki yöne de açılıyor.
Yeni şehirden ayrılabilirsin. Kursu bırakabilirsin. Bir e-postanın ardından bir e-posta daha yazabilirsin. Kariyer değişikliği bile, içeriden göründüğü gibi bir uçurum nadiren olur. Daha çok, arada sahanlıkları olan bir merdivene benzer.
"Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir; ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır." (Søren Kierkegaard, Günlükler, 1843)
Kierkegaard bu tuzağı neredeyse iki yüzyıl önce görmüştü. Bize geriye dönüp bakmayı sağlayacak şeyi yapmadan önce geriye dönük bakışın netliğini istiyoruz. O netlik ancak hareket etmenin öbür tarafında var.
Bir karar hakkında fazla düşünmeyi nasıl bırakırım?
Sana on adım vermeyeceğim. Fazla düşünenler adımları, bazı insanların saksı bitkisi biriktirdiği gibi biriktirir, sonra da onları sulamayı dert eder. Onun yerine birkaç soru ve küçük deney. Birini dene, hepsini değil.
1. Kapıya isim ver. Her şeyden önce sor. Bu tek yönlü bir kapı mı, iki yönlü mü? İki yönlüyse kendine haftalarla değil, günlerle ölçülen bir son tarih ver. Gerçekten tek yönlüyse daha fazla özen göster ama yine de bir tarih koy.
2. Bakmadan önce "yeterince iyi"yi tanımla. Yeterince iyiciler önce kriterlerine karar verir, sonra onları karşılayan ilk seçenekte durur. Bir seçeneği kabul edilebilir yapacak üç şeyi yaz. Bir şey üçünü de karşıladığında bitti. "Şimdilik bitti" değil. Bitti.
3. Beklemenin seni neyden koruduğunu sor. Fazla düşünmenin çoğu zaman kararla pek ilgisi yoktur, sonrasında gelecek hisle ilgisi vardır. Birini hayal kırıklığına uğratmak, aptal görünmek, sorumluluk almak gibi. Bugün karar verseydin neyi hissetmek zorunda kalırdın? Bu sorunun cevabı, bir tablo daha yapmaktan genellikle çok daha faydalıdır.
4. İki haftalık bir deneme yap. Seçimi bir hüküm değil, bir deney gibi ele al. "Önümüzdeki iki hafta X'i seçmişim gibi davranacağım ve neyi fark ettiğimi fark edeceğim." Yaşamaktan gelen veri, hayal etmekten gelen veriyi yener.
5. İtirazsız Zihnine bir rakip ver. Güvendiğin bir kişiye kararını kendini hazır hissetmeden önce söyle ve beş dakika boyunca diğer tarafı savunmasını iste. Bir karşı argümanı başka birinin ağzından yüksek sesle duymak tuhaf biçimde sakinleştirici olabilir. Bir şüphe sisini tartabileceğin tek bir pozisyona dönüştürür.
6. Reçeli tat. Wilson ve Schooler'ı hatırla. Zevk, insanlar ya da yerlerle ilgili kararlarda ilk içgüdüsel tepkini fark et ve analiz etmeye başlamadan önce yaz. Sonra akıl yürütmenin seni daha iyi bir yere mi, yoksa sadece savunması daha kolay bir yere mi götürdüğüne bak.
Ya yanlış seçersem?
Seçebilirsin. Ben seçtim. Hayran olduğun pek çok insan da seçti.
Ama çok parlak ve çok takılmış insanlarla yıllarca çalıştıktan sonra inandığım bir şey var. Uyguladığın kusurlu bir karar, hiç vermediğin mükemmel bir karardan sana daha çok şey öğretir. Hareket bilgi üretir. Durgunluk ise çoğu zaman sadece daha fazla düşünce üretir.
Düşünce ne kadar güzel olursa olsun, hiçbir zaman yaşamanın yerini almak için var olmadı. Ona hizmet etmek için vardı.
O yüzden bu hafta yanında taşıman için sana tek bir soru bırakıyorum.
Bu kararın geri alınabileceğini bilseydin, şimdiye kadar neyi seçmiş olurdun?
Sevgilerle,
Gizem



