Unabomber Kimdir? Ted Kaczynski ve Bir Dahinin Yalnızlığı

Netflix 25 Eylül'de Unabomber filmini yayınladı ve bir isim yeniden aramalara düştü: Ted Kaczynski. Filmi izleyenlerin aklında aynı soru dönüyor. On altı yaşında Harvard'a giren bir matematik dahisi, nasıl olur da on yedi yıl boyunca insanlara bomba gönderen birine dönüşür?
Film bu soruya bir cevap veriyor: Harvard'da bir deney vardı, o deney bir çocuğu kırdı. İzlerken ikna oluyorsunuz. Çünkü hikaye iyi kurulmuş ve insan zihni bir felaketin tek bir sebebi olmasını sever.
İtiraf edeyim, ben o kadar emin değilim. Yıllardır zeka üzerine yazıyorum, çok zeki insanlarla çalışıyorum ve bu hikayede başka bir şey görüyorum. İzninizle önce olanları anlatayım, sonra kendi gördüğümü.
Unabomber kimdir?

Unabomber, 1978 ile 1995 arasında Amerika'da üniversitelere, havayolu şirketlerine ve teknolojiyle ilgili kişilere 16 bomba gönderen ya da yerleştiren Theodore John Kaczynski'ye basının taktığı addır. Saldırılarda üç kişi öldü, 23 kişi yaralandı. İsim FBI'ın dosya kodundan türedi: UNABOM, yani "University and Airline Bombing" (üniversite ve havayolu bombalamaları).
Kaczynski 3 Nisan 1996'da yakalandı, 22 Ocak 1998'de suçunu kabul etti ve şartlı tahliye imkanı olmadan ömür boyu hapse mahkum edildi. 10 Haziran 2023'te, 81 yaşında, Kuzey Carolina'daki federal cezaevi hastanesinde öldü. Basına yansıyan bilgilere göre intihar etti.
Ted Kaczynski'nin hikayesi
22 Mayıs 1942'de Chicago bölgesinde doğdu. Beşinci sınıfta yapılan testte IQ'su 167 çıktı. Sınıf atlatıldı, kendisinden büyük çocukların arasına kondu. Hep sınıfın en küçüğüydü. Bunu aklınızda tutun, döneceğim.
1958 sonbaharında, on altı yaşında Harvard'a başladı. Michigan Üniversitesi'nde matematik doktorası yaptı. Tezi, bölümün o yıl alanına en iyi katkıyı yapan teze verdiği Sumner B. Myers Ödülü'nü aldı. 1967'de, 25 yaşında, Berkeley'de yardımcı doçent oldu. İki yıl sonra istifa etti.
1971'de Montana'da, Lincoln kasabası yakınlarında ormanın içine bir kulübe yaptı. FBI kayıtlarına göre aşağı yukarı üçe dört metrelik bir yerdi. Yirmi beş yıl orada yaşadı. İlk bombasını 1978'de gönderdi.
Harvard'daki deney: Murray'in odasında ne oldu?
Filmin merkezinde psikolog Henry Murray'in Harvard'da yürüttüğü bir çalışma var. Murray döneminin en tanınmış kişilik psikologlarından biriydi. Bugün hala kullanılan Tematik Algı Testi'ni geliştirenlerden biriydi ve İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikan istihbarat örgütü OSS için psikolojik eleme testleri hazırlamıştı.
Çalışma 1959 sonbaharından 1962 baharına kadar sürdü ve 22 lisans öğrencisi katıldı. Her birine bir kod adı verildi. Kaczynski'ninki "Lawful" idi, yani kurallara uyan. Başladığında 17 yaşındaydı ve yazar Alston Chase'in aktardığına göre katılımcıların en genç ve en yoksullarından biriydi.
Öğrencilere söylenen şuydu: Psikolojik sorunların çözümüne katkı sağlayacak bir araştırmaya haftada ortalama iki saat ayıracaklar. Önce hayat felsefelerini, en değer verdikleri inançları anlatan bir yazı yazmaları istendi. Sonra bu felsefeyi başka bir öğrenciyle karşılıklı tartışacakları söylendi.
Olan bu değildi.

Öğrenci, bir duvarı tek yönlü ayna olan, göz kamaştıracak kadar parlak aydınlatılmış bir odaya alındı. Kalp atışını ve solunumunu kaydeden elektrotlar bağlandı. Duvardaki bir delikten film kamerası her hareketini çekiyordu. Karşısına oturan kişi bir öğrenci değildi. Saldırgan davranması istenmiş, yetenekli genç bir hukukçuydu. Elinde öğrencinin yazdığı o yazı vardı ve onu satır satır parçaladı. Chase'in aktardığı ifadeyle saldırı "şiddetli, kapsamlı ve kişisel olarak aşağılayıcı" olacak biçimde tasarlanmıştı. Hedef, öğrencinin en değer verdiği inançlarıydı.
İş burada da bitmedi. Sonraki bir yıl boyunca öğrenciler tekrar tekrar çağrıldı ve bazı görüşmelerde kendi görüntüleri kendilerine izletildi: Çaresiz bir öfkeye nasıl sürüklendiklerini gösteren filmler. Üç yılın sonunda her öğrenci bu araştırmaya yaklaşık iki yüz saat vermişti.
Katılımcılardan biri yirmi beş yıl sonra hala öfkeyi, utancı, cam bölmeyi ve elektrotları hatırladığını anlatır. Bir diğeri saldırının sertliği karşısında şoka girdiğini ve cevap veremeyecek kadar çaresiz kaldığını söyler.
Bugün böyle bir çalışma yapılamaz. Katılımcıyı yaşayacağı duygusal sıkıntı konusunda yanıltmak, bilgilendirilmiş onam ilkesine aykırı. Kaczynski'nin dosyası ise hala kapalı. Chase diğer katılımcıların kod adlı kayıtlarını görebildi, onunkini göremedi.
Keşke film yalnızca bu dönemi anlatsaydı...
Daha önce yayınlanmış tüm belgeselleri izlemiş biri olarak söylemeliyim ki filmi çok kopuk buldum çok daha derin olabilirdi psikolojik olarak. Sanki bir kitabın sadece girişini ve sonucunu anlatır gibi, o arada geçen onlarca yıl yokmuş gibi.
Derinlik arayanlara önerim, Netflix'te 2020'de yayınlanan dört bölümlük "Unabomber: In His Own Words" belgeseli. Adından da anlaşılacağı gibi Kaczynski'yi kendi sesinden dinliyorsunuz, kardeşi David de anlatanlar arasında. Filmin atladığı yılları merak edenler için iyi bir başlangıç.
Film Harvard'daki odayı FBI'ın yıllar süren takibiyle iç içe anlatıyor. Anlıyorum, izleyici av hikayesini sever. Ama takip hikayesini zaten biliyoruz, defalarca anlatıldı. Bilmediğimiz, daha doğrusu bakmaya pek cesaret edemediğimiz hikaye o odada.
On yedi yaşında, sınıfının en küçüğü, en parasızı bir çocuk. Başına geleni sorabileceği kimse yok. Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri ona en değer verdiği düşünceleri yazdırıyor, sonra o düşünceleri ışıkların altında, kameraya çekerek aşağılıyor. Ve bunu bilim adına yapıyor.
O üç yıl tek başına bir film bence. İçinde bomba yok, kovalamaca yok. Sadece bir kurumun parlak bir çocuğa neler yapabildiği var. Asıl korkutucu olan da bu.
Yine de dürüst olmam gerekiyor, çünkü film kadar ikna edici bir hikaye anlatmak istemiyorum. Deney ile bombalar arasında kanıtlanmış bir bağ yok. Chase'in kendisi, deneyin Kaczynski üzerinde nasıl bir etki bıraktığını bilmediğimizi yazar.
Sonradan bağımsız bir uzmanın incelediği test sonuçlarına göre çalışmanın başında ruh sağlığı yerindeydi; mahkeme için onu değerlendiren psikiyatriste göre sıkıntının ilk işaretleri çalışmanın sonlarına doğru görülüyor. Kaczynski ise yıllar sonra bu deneyin hayatında önemli bir etkisi olmadığından oldukça emin olduğunu söyledi. Ve aynı odaya 21 öğrenci daha girdi. Bildiğimiz kadarıyla hiçbiri bomba yapmadı.

Unabomber manifestosu ne anlatıyordu?
1995'te Kaczynski, uzun bir metnin yayınlanması karşılığında saldırıları durduracağını bildirdi. Yaklaşık 35 bin kelimelik "Sanayi Toplumu ve Geleceği" 19 Eylül 1995'te Washington Post'un eki olarak yayınlandı. İlk cümlesi şuydu: "Sanayi Devrimi ve sonuçları insan ırkı için bir felaket olmuştur."
Metin, teknolojinin insanı özgürleştirmediğini, insanın kendi hayatı üzerindeki kontrolünü adım adım sisteme devrettiğini savunuyordu. Onu ele veren de bu metin oldu. Kardeşi David'in eşi Linda Patrik yazıda tanıdık bir ses fark etti. David eski mektupları çıkarıp karşılaştırdı ve FBI'a gitti.
Yapay zekanın her gün biraz daha fazla karar aldığı bir dönemde bu metnin yeniden okunması beni şaşırtmıyor. Ama burada bir çizgi çekmek zorundayım. Bir fikrin içinde doğru bir gözlem olabilir. İnsan öldürmek o gözlemi haklı çıkarmaz, tersine değersizleştirir. Kaczynski sorusunu soracak en parlak zihinlerden biriydi ve cevabını üç insanın hayatıyla yazdı.
Zeka mı suçlu?
Bu hikaye anlatılırken sık yapılan bir hata var: Zekanın kendisini şüpheli ilan etmek. "Çok zeki olunca böyle oluyor demek ki."
Ben de Zeki Olmak Bir Lanet mi? yazımda, tanıdığım çok zeki insanların ne kadar kırılgan olabildiğini, zihin kanatlarını saklamayı nasıl öğrendiklerini anlatmıştım. O gözlemin arkasındayım. Ama araştırmalar daha temkinli bir resim çiziyor ve bunu söylemek borcum.
2024'te Gifted Child Quarterly'de yayınlanan bir meta-analiz, üstün zekalı bireylerde kaygı üzerine 27, depresyon üzerine 15 çalışmayı bir araya getirdi. Sonuç: Üstün zekalılar akranlarından daha kaygılı ya da daha depresif değil. Hatta aradaki küçük fark onların lehine.
Yani zeka insanı kırmıyor. O zaman kıran ne?
İtirazsız Zihin
Kaczynski'nin hayatına baştan sona bakınca tekrar eden tek bir şey görüyorum. Her dönemde, ona itiraz edebilecek insanlar birer birer eksiliyor.
Çocukken sınıf atlatılıyor ve yaşıtlarından kopuyor. Hatırlayın, hep sınıfın en küçüğü. Harvard'da yine öyle. Berkeley'de iki yıl kalıp ayrılıyor. Sonra orman. Yirmi beş yıl boyunca düşüncesini sınayacak, "dur, burada yanılıyorsun" diyecek tek bir kişi yok.
Ben buna İtirazsız Zihin (unopposed mind) diyorum. Tanımı yalnızlık değil. İnsan kalabalığın içinde de itirazsız kalabilir, tek başına yaşayıp da her gün birileriyle tartışabilir. Tanımı şu: Bir zihnin, kendi ürettiği düşünceyi sınayabileceği başka bir zihinle karşılaşmaması.
İşin can alıcı noktası da burada. Sıradan bir zihin itirazsız kaldığında yanılır. Çok güçlü bir zihin itirazsız kaldığında yanılgısını bir sisteme dönüştürür. Her boşluğu kapatır, her karşı argümanı önceden çürütür, 35 bin kelimelik kusursuz görünen bir yapı kurar. Zeka burada fren olmuyor, hızlandırıcı oluyor. Yanlış yöne giden iyi bir motor, kötü bir motordan daha uzağa gider.
Film bunu belki farkında olmadan gösteriyor. Murray'in odasında olan şey itiraz değildi, saldırıydı. İkisi çok farklı şeyler. İtiraz düşüncenize yönelir ve sizi ciddiye alır. Saldırı size yönelir ve sizi küçültür. Genç bir insan ikisini birbirinden ayırmayı öğrenemezse, ileride her itirazı saldırı sayar ve kapıyı tamamen kapatır. Bunun Kaczynski'de olup olmadığını bilemeyiz. Ama bu örüntüyü parlak insanlarda sık görürüz.
Unabomber nasıl yakalandı? Onu dili ele verdi.
On yedi yıl boyunca FBI'ın elinde onu bulduracak bir iz olmadı. Elinde kalan tek şey kelimelerdi.
FBI profil uzmanı James Fitzgerald manifestoyu ve David'in getirdiği eski mektupları satır satır karşılaştırdı. İki metinde de aynı alışkanlıklar vardı. "Analyze" yerine "analyse", "license" yerine "licence" gibi İngiliz yazımları. Ve bir deyim. İngilizcede "hem karnım doysun hem pastam dursun" anlamındaki deyim genellikle "have your cake and eat it too" diye söylenir. Kaczynski hem manifestoda hem mektuplarında tersini yazıyordu: "eat your cake and have it too".
Bu karşılaştırma, Montana'daki kulübe için arama izni çıkarılmasına katkı sağladı. Aktarıldığına göre Amerika'da bir yargıç ilk kez dil analizine dayanan bir arama iznini onaylıyordu. 2017 yapımı "Manhunt: Unabomber" dizisi tam da bu hikayeyi anlatır.
Adli dilbilim (forensic linguistics) bu davayla doğmadı; terim 1960'lardan beri kullanılıyordu. Ama alanı görünür ve meşru kılan bu dava oldu. Fitzgerald sonradan dilbilim yüksek lisansı yaptı ve FBI'ın bu alanda eğitim almış ilk uzmanı oldu.
Bana en çarpıcı gelen şu: Kimseyle konuşmayan bir adamı konuşma biçimi ele verdi. Bu benim yorumum, ama yirmi beş yıl boyunca yazdıklarını okuyup "bu deyim böyle söylenmez" diyen kimse olmamıştı. Dili de düşüncesi gibi itirazsız kalmış, kendine özgü kalmıştı.
Ormana giden üç adam: Thoreau, Into the Wild ve Kaczynski
Ormana çekilmek tek başına bir hastalık belirtisi sayılmaz. Edebiyatın ve sinemanın en sevilen hikayelerinden bazıları tam da bunu anlatır. Farkı görmek için iki isme bakmak yetiyor.

Henry David Thoreau 1845'te Massachusetts'te Walden Gölü'nün kıyısına bir kulübe yaptı ve iki yıldan biraz fazla orada yaşadı. "Walden" bu yılların kitabıdır. Kulübesi Kaczynski'ninkiyle neredeyse aynı büyüklükteydi. Ama Thoreau'nun kulübesinde bir şey daha vardı. Kitabın "Ziyaretçiler" bölümünde şöyle yazar: "Evimde üç sandalye vardı; biri yalnızlık, ikisi dostluk, üçü toplum için." Misafir ağırlıyordu, kasabaya yürüyerek gidebiliyordu. Yalnızlığı seçmişti ama kapıyı kapatmamıştı.

Into the Wild çok sevdiğim bir film. Sean Penn'in 2007'de Jon Krakauer'ın kitabından uyarladığı film, üniversiteyi bitirince her şeyini bırakıp Alaska'ya giden Christopher McCandless'ın gerçek hikayesini anlatır. McCandless 1992'de terk edilmiş bir otobüste tek başına öldü. Ölmeden önce okuduğu kitabın sayfa kenarına bir not düşmüştü: "Mutluluk ancak paylaşıldığında gerçek." Bence filmin bütün yükünü o satır taşıyor.
Üç adam da ormana gitti. Thoreau üç sandalyeyle gitti ve iki yıl sonra döndü. McCandless tek başına gitti ve en sonunda başkalarına ihtiyacı olduğunu yazdı. Kaczynski yirmi beş yıl kaldı ve kimseyi beklemedi.
Farkı yaratan orman olmadı. Kapının açık kalıp kalmadığı oldu.
Sosyal izolasyon bu hikayenin neresinde?
Kaczynski'nin hayatı aynı zamanda bir sosyal izolasyon hikayesi. Burada iki kelimeyi ayırmak gerekiyor. Yalnızlık bir duygudur; insan kalabalığın ortasında da yalnız hissedebilir. Sosyal izolasyon ise bir durumdur: İnsanın hayatındaki temasın, ilişkinin, konuşmanın gerçekten azalması. Kaczynski'ninki ikincisiydi ve adım adım kuruldu. Önce yaşıtlarından koptu, sonra meslektaşlarından, sonra herkesten.
Dünya Sağlık Örgütü'nün 30 Haziran 2025'te yayınladığı rapora göre dünyada her altı kişiden biri yalnızlıktan etkileniyor ve yalnızlık ile sosyal izolasyon yılda yaklaşık 871 bin ölümle ilişkilendiriliyor. Yani bu, ormandaki bir kulübeye özgü bir durum sayılmaz. Büyük şehirlerin ortasında, dolu takvimlerin arasında da yaşanıyor. Bu konuyu yıllar önce Sosyal İzolasyon: Neden Bu Kadar Yalnızlaştık? yazısında ele almıştım.
İzolasyonun sağlığa verdiği zarar artık çok konuşuluyor. Daha az konuşulan, düşünceye yaptığı. İzole insan yalnızca üzülmez. Düşüncesi de denetimsiz kalır. Kimse "emin misin?" diye sormadığında insan emin olur. İtirazsız Zihin, sosyal izolasyonun düşüncedeki karşılığıdır. Oraya giden en kısa yol izolasyondur ama tek yol o değil.
Bugün itirazsız kalmak neden daha kolay?
Kaczynski'nin itirazsız kalmak için ormana gitmesi gerekiyordu. Bugün gerek yok.
Artık elimizde bize hiç itiraz etmeyen, her fikrimizi geliştiren, her taslağımızı güzelleştiren araçlar var. Yapay zekayla çalışan biri olarak söylüyorum, bunun değeri büyük. Ama bir riski de var: İnsan, kendisine hep hak veren bir muhatapla çok rahat eder.
İtirazsız kalmanın bir yolu daha var: Güç. Kaczynski'nin öldüğü gün, 10 Haziran 2023'te biri manifestonun ilk cümlesini paylaştı. Elon Musk altına tek satır yazdı: "Haksız olmayabilir."
Bu başlı başına bir oksimoron. Servetini teknolojiyle kurmuş, beyne çip takmaya ve Mars'a gitmeye çalışan biri, teknolojinin insanlık için felaket olduğunu söyleyen bir metne hak veriyor. Cümlenin içindeki gözlemi tartışabiliriz, ben de yukarıda tartıştım. Beni düşündüren, üç insanı öldürmüş bir adamın sözüne bu kadar kolay hak verilebilmesi ve çelişkinin kimseyi durdurmaması.
İtirazsız kalmak için yalnız olmak gerekmiyor. Bazen yeterince güçlü olmak yetiyor.
Kendi hayatımız için ne çıkar?
Çocuklarımıza sınıf atlatmak, onlara arkadaş bulmaktan kolay. Parlak bir çalışanı tek başına bir odaya koyup "o halleder" demek, ona itiraz edebilecek bir ekip kurmaktan kolay. Kendi fikrimize hayran kalmak, onu bizi seven ama bize katılmayan birine anlatmaktan kolay.
Tanıdık geldi mi?
Size bir soru bırakayım: Son bir yılda fikrinizi kim değiştirdi? Aklınıza bir isim gelmiyorsa bunun sebebi her konuda haklı olmanız olamaz.
Zekayı ölçmeyi öğrendik. Bir zihnin kiminle sınandığını sormayı hala öğrenemedik.
Sevgiler,
Gizem Şahan



