Bize Bir Şey Olmaz: Normallik Önyargısı (2026)
Bu yazının ilk hali Nisan 2020'de, pandeminin ilk haftalarında yayınlandı. Aynı önyargı bugün başka bir kılıkla karşımızda, o yüzden yeniden dönüyorum.
Bu yazıyı müzik eşliğinde okumak isterseniz, belki Jennifer Thomas'ın "Requiem for a Dream" yorumu. Şarkıyı yazının sonunda bulabilirsiniz.
Nisan 2020'de bu konuyu yazdığımda dünya yeni yeni kapanıyordu. Birkaç hafta öncesine kadar çoğumuz aynı cümleyi kuruyorduk: "Bize bir şey olmaz." Uzakta bir şehirde başlayan bir salgın, önce bir haber, sonra bir istatistik, en son da hayatın kendisi oldu.
O günlerden bu yana bir şeyi daha net görüyorum. O cümle bilgisizlikten gelmiyordu. Çoğumuz haberleri okuyorduk, grafikleri görüyorduk. Bilgi vardı. Eksik olan, bilginin bizim hayatımıza da ait olabileceğini kabul etmekti.
Bugün aynı cümleyi başka bir konuda duyuyorum. Yapay zeka iş hayatını dönüştürürken en sık karşılaştığım tepki panik değil. Sükunet. "Evet, çok şey değişecek. Ama benim işim biraz farklı."
Bilgi eksik değil, eşik yüksek
Psikolojide buna normallik önyargısı (normalcy bias) deniyor. İnsanların, daha önce hiç yaşamadıkları bir tehlikenin olasılığını ve etkisini hafife alma eğilimi. Olağan olanın olağan kalacağını varsaymak.
Ama bu tanım bence bir şeyi eksik bırakıyor. Normallik önyargısı yaşayan insanlar kötü haberi görmezden gelmiyor. Onu duyuyorlar, hatta tartışıyorlar. Sadece harekete geçmek için çok daha fazla kanıt istiyorlar.
Ben buna Kanıt Eşiği (evidence threshold) diyorum.
Tanımı "gerçeği görmemek" değil. Tanımı şu: Hayatımızın düzenini bozacak bir habere, onu onaylayacak bir habere göre çok daha yüksek bir kanıt eşiği koymak. İyi haber tek bir sinyalle kabul edilir. Kötü haber ise ancak inkar edilemez hale geldiğinde, çoğu zaman da artık geç olduğunda kabul edilir. Arada geçen süre, kaybedilen zamandır.
Kuleden inmeden önce
Bu eşiğin nasıl işlediğini en çarpıcı şekilde 11 Eylül 2001'de görüyoruz. ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST), Dünya Ticaret Merkezi'nden sağ kurtulan yüzlerce kişiyle görüşerek tahliyenin nasıl ilerlediğini inceledi. Bulgular ürpertici. Uçağın çarptığı ilk kulede insanların yalnızca yüzde 29'u ilk dakika içinde tahliyeye başlamıştı.
Geri kalanlar ne yapıyordu? Yüzde 70'i önce birileriyle konuşmuştu. Yüzde 46'sı eşyalarını toplamıştı. Bir kısmı telefonla birilerini arıyordu. Yani insanlar tehlikeyi görmüştü. Ama önce ne olduğunu anlamaya, başkalarının ne yaptığına bakmaya, durumu teyit etmeye çalışmışlardı. Kanıt eşiği, yangının içinde bile işliyordu.
İkinci kulede durum daha da öğretici. Orada bazı çalışanlar bir anons duydu: Binanın güvende olduğu, ofislere dönülebileceği söyleniyordu. Kötü haberi kabul etmek için çok kanıt isteyen zihin, iyi haberi tek bir anonsla kabul etti.
Beyin iyi haberi daha kolay öğreniyor
Bu asimetrinin bir de nörobilim tarafı var. Londra'dan Tali Sharot ve ekibi, 2011'de Nature Neuroscience'ta yayınladıkları çalışmada katılımcılara hastalık, kaza gibi olumsuz olayların başlarına gelme olasılığını sordu. Ardından gerçek istatistikleri gösterdiler. Gerçek risk tahmin ettiklerinden düşük çıktığında, insanlar inançlarını hemen güncelliyordu. Gerçek risk tahmin ettiklerinden yüksek çıktığında ise çok daha az güncelliyordu. Sharot bu eğilime iyimserlik önyargısı (optimism bias) diyor.
Yani Kanıt Eşiği bir karakter kusuru değil. Zihnimizin varsayılan ayarı. Kötü haber daha yavaş öğreniliyor.
Yapay zeka çağında aynı cümle
Pew Araştırma Merkezi'nin 2023'teki anketinde Amerikalıların yüzde 62'si, yapay zekanın önümüzdeki yirmi yılda çalışanları genel olarak büyük ölçüde etkileyeceğini söylüyordu. Ama aynı kişilerin sadece yüzde 28'i bunun kendilerini büyük ölçüde etkileyeceğini düşünüyordu.
Bu 34 puanlık fark, normallik önyargısının neredeyse ders kitabı örneği. Değişim herkes için gerçek. Sadece benim için değil.
Pew'un 2025'teki araştırması tabloyu bir adım ileri taşıyor. Çalışanların yüzde 52'si yapay zekanın iş yerinde nasıl kullanılacağından endişe duyduğunu söylüyor. Ama yüzde 63'ü işinde yapay zekayı hiç ya da neredeyse hiç kullanmıyor. Endişe var, hareket yok. Kanıt eşiği tam da bu boşlukta yaşıyor.
Bir yerden tanıdık geliyor mu
Don't Look Up'ta (2021) iki bilim insanı Dünya'ya çarpacak bir kuyruklu yıldızı keşfeder ve herkese anlatmaya çalışır. Filmin kara mizahı, kimsenin onlara inanmamasından gelmiyor. Herkes inanıyor ama kimse bunu kendi gündemine almıyor.
Chernobyl'de (2019) ise kontrol odasında olanlar radyasyon ölçerin gösterdiği en yüksek değere bakıp "fena değil, felaket de değil" der. Oysa aletin ölçebileceği en yüksek değer oydu. Gerçek rakam çok daha yüksekti. Kanıt oradaydı, ama kabul edilebilir bir yorumla kapatılmıştı.
Öyleyse ne yapacağız
Kanıt eşiğini tamamen kaldıramayız. Bir anlamda bizi koruyor da. Her kötü habere panikle tepki veren bir zihin de sağlıklı karar veremez. Amaç eşiği sıfırlamak değil, onu fark etmek ve bilinçli olarak ayarlamak.
İyi ve kötü habere aynı soruyu sorun. Bir gelişmeyi hayatınıza dair iyi bir işaret olarak kabul ettiğinizde "Bunu kabul etmek için ne kadar kanıtım var?" diye sorun. Kötü bir gelişmeyi reddettiğinizde de aynı soruyu sorun. İki cevap arasındaki fark, kendi eşiğinizin ne kadar eğik olduğunu gösterir.
"Başkaları" ile "ben" cümlelerini yan yana koyun. "Bu sektör değişecek" diyorsanız hemen arkasından "Peki benim işimin hangi kısmı değişecek?" diye sorun. Pew'un 34 puanlık farkı bu iki cümlenin arasında saklı.
Küçük bir adımı eşik aşılmadan atın. Tahliyeyi en hızlı başlatanlar, her şeyi anlamayı beklemeyenlerdi. Kesin kanıt gelene kadar beklemek yerine, geri alınabilir küçük bir adım atın: yeni bir aracı bir hafta deneyin, bir beceriye bir saat ayırın, bir kişiyle konuşun.
Hazırlığı felaket beklentisinden ayırın. Hazırlıklı olmak kötümserlik değildir. Kötü senaryoya inanmadan da ona hazırlanabilirsiniz. Bu ayrım, hem panikten hem de sükunet tuzağından korur.
Kapanış yerine
Hemingway'in Güneş de Doğar'ında bir karakter nasıl iflas ettiği sorulunca şöyle cevap verir: "İki şekilde. Önce yavaş yavaş, sonra birden."
Normallik önyargısının bütün hikayesi bu iki kelimenin arasında. "Yavaş yavaş" kısmı her zaman sessizdir ve normal görünür. "Birden" kısmı geldiğinde ise artık seçenekler daralmıştır.
Belki asıl soru "Bize bir şey olur mu?" değil. Asıl soru şu: Şu an "yavaş yavaş" kısmında olduğumuzu bize ne söylerdi ve biz onu duymaya hazır mıyız?
Bu yazıya bir şarkı bıraktım.
Sevgiler,
Gizem Şahan




Yorumlar