On Yıl Önceki Gizem'e...

Bu yazı, on yıl önce sorduğum üç soruya yeniden döndüğüm serinin kapısı: Benim Yeteneklerim Ne Acaba?, Neden Hiçbir Şey Yapmak İstemiyorum? ve Ne İstediğimi Bilmiyorum.
Bu yazıyı müzik eşliğinde okumak isterseniz, belki Moby'nin "Extreme Ways" şarkısı. Şarkıyı yazının sonunda bulabilirsiniz.
Bu hafta kendi eski yazılarımı okudum. Bir yazar için bundan daha tuhaf bir deneyim az vardır. Cümleleri tanıyorsunuz ama sesi tam tanımıyorsunuz. Sizin eliniz, sizin kelimeleriniz, ama başka birinin inancı.
2015 ve 2016'da yazdığım üç yazı yıllar boyunca bu sitenin en çok okunanları oldu. "Benim yeteneklerim ne acaba?", "Neden hiçbir şey yapmak istemiyorum?", "Ne istediğimi bilmiyorum." Binlerce kişi bana bu sorularla geldi, benim o zamanki cevaplarımı okudu ve belki bir kısmı o cevaplarla hayatına dair bir karar verdi.
Hatta şu an çalıştığım bir danışanım ben sizin 2016'da yazdığınız yazıyı okuyup 10 sene önce "Bir gün ben de Gizem Şahan ile çalışmak istiyorum!" diyerek yazımı kaydeden bir üniversite öğrencisiymiş. Bana geçtiğimiz seansımızda hala telefonunda kayıtlı olan bu makalemi gösterdi, çok duygulandım. Kendisi şu an çok başarılı bir mühendis, onunla gurur duyuyorum.
Sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim. Eski yazılarıma bir düzeltme notu olarak değil, kendime bir mektup olarak.
Sevgili Gizem;
2016'dasın. Kurumsal hayattan çıkalı iki yıl olmuş. Ofis masasını bırakmışsın ama o masada öğrendiğin bir şeyi hala taşıyorsun.
Neyi mi?
Her sorunun bir çözüm listesi olduğunu. Buna inanıyorsun o dönem. Hustling culture bağımlısısın. Girşimcilik ateşi seni uykusuz bırakıyor damarlarında o ateş, o heyecan, o tutkuyla insanlar sana kendi yeteneklerini, enerjilerini, isteklerini soruyor. Ve sen de yazılarında onlara adım adım listeler veriyorsun. "Çocukluğuna dön. Zamanı unuttuğun anları bul. Aksiyon al, bahane üretme. Kağıt kalem al, altı soruyu cevapla."
Sana bir şey söylemem gerekiyor ve bunu nasıl söyleyeceğimi uzun süre düşündüm.
Üç yazın da aynı yanlış yere bakıyordu.
Yeteneği gömülü bir hazine gibi anlatmışsın, kazarsan bulacaksın. İsteksizliği boşalmış bir depo gibi anlatmışsın, doldurursan geçecek. İsteği kilitli bir kasa gibi anlatmışsın, doğru soruyu sorarsan açılacak.
Üç farklı soru, tek bir varsayım:
Cevap içeride, hazır, bulunmayı bekliyor.
Bu varsayıma ben bugün Bekleme Odası (the waiting room) diyorum.
Tanımı "sabırlı olmak" değil. Tanımı şu:
Hayatın asıl kısmının, doğru cevap bulunduktan sonra başlayacağına inanmak ve o zamana kadar bir tür bekleme odasında oturmak. Yetenek bulunana kadar inşa etmemek. Enerji gelene kadar yola çıkmamak. İstek netleşene kadar hiçbir kapıyı açmamak.
Bekleme Odası'nın en sinsi tarafı rahat olmasıdır. İçinde oturan kişi boşa zaman harcadığını düşünmez. Hazırlandığını düşünür.
Senin yazıların, iyi niyetle, insanlara o odada daha rahat oturmanın yollarını gösteriyordu.
Sana kızmıyorum...
Burada bir şeyi itiraf etmem gerekiyor. Bu mektubu yazarken en kolay yol seni küçümsemek olurdu. "Ne kadar da safmışım" deyip geçmek.
Psikoloji bunun neden bu kadar cazip olduğunu açıklıyor zaten. Kanadalı psikologlar Anne Wilson ve Michael Ross, 2001'de Journal of Personality and Social Psychology'de yayınladıkları çalışmada ilginç bir şey gösterdi:
İnsanlar geçmişteki hallerini sistematik olarak olduğundan daha kusurlu hatırlıyor.
Çalışmanın başlığı her şeyi söylüyor: "From chump to champ", yani saftan şampiyona. Geçmiş benliğimizi küçümsediğimizde, bugünkü halimiz daha büyük bir ilerlemenin ürünü gibi görünüyor. Bu bizi iyi hissettiriyor. Ama bize dürüst bir hikaye anlatmıyor.
Ben o hikayeyi anlatmak istemiyorum. Ben dürüst bir hikaye anlatmak istiyorum.
Çünkü sen saf değildin. Naiftin, evet. Ama naiflik bir kusur değil, bir başlangıç noktası. O listeleri yazan kadın, insanların acısını ciddiye alıyordu. Bir yolu olmalı diye inanıyordu. Ve o inanç olmasaydı, bugün o yolların nerede yanlış kıvrıldığını görecek kadar yürümüş olmazdım.
On yıl sonra, bilimin söyledikleri.
Bu üç yazıyı yeniden yazarken son yıllardaki araştırmalara döndüm. Her birinde aynı yöne işaret eden bulgularla karşılaştım.
Yetenek konusunda, Stanford'dan Paul O'Keefe, Carol Dweck ve Gregory Walton'ın çalışması, ilgiyi "bulunacak" bir şey sanan insanların zorlukla karşılaştıklarında ondan çok daha hızlı vazgeçtiğini gösterdi. Yani hazine arayan, ilk sert toprakta kazmayı bırakıyor.
İsteksizlik konusunda, 2024'te 170 çalışmayı bir araya getiren bir meta-analiz zihinsel emeğin neredeyse her koşulda zor ve tatsız olduğunu, ama insanların eğer karşılığı bedelinden büyükse zor olanı yine de seçtiğini ortaya koydu. Yani depo çoğu zaman boş değildi, sadece gidecek bir yer, bir hedef, bir anlam yoktu.
İstek konusunda, Daniel Gilbert ve Timothy Wilson'ın çalışmaları bir şeyin bizi nasıl hissettireceğini tahmin etmekte ne kadar zayıf olduğumuzu gösterdi. Kasayı açacak doğru soru aslında hiç yoktu. Çünkü kasa yoktu. İstek, yürüdükçe kuruluyordu.
Üç yeni yazının her biri bu bulgulardan birinin etrafında şekillendi. Ama bu mektubu yazarken bir şey daha fark ettim. Üç bulgu aslında tek bir cümle kuruyor:
Cevaplar içeride beklemiyor. Hareketin içinde doğuyor.
Sevgili 2036 Gizem'i;
Bu mektubu yazarken bir yandan da başka birini düşünüyorum. On yıl sonraki beni.
UCLA'dan Hal Hershfield yıllardır gelecekteki benlik (future self) üzerine çalışıyor. Arkadaşlarıyla yaptığı beyin görüntüleme çalışmaları ilginç bir şey gösteriyor: İnsanlar on yıl sonraki kendilerini düşündüklerinde, beyinlerinin tepkisi bir yabancıyı düşündükleri zamankine benziyor. 2023'te yayınlanan Your Future Self kitabında Hershfield bunun bedelini anlatıyor. Gelecekteki kendimizi bir yabancı gibi gördüğümüzde, ona yatırım yapmakta da zorlanıyoruz.
Bu bulgu beni bir soruyla baş başa bıraktı. On yıl önceki Gizem de bugünkü beni bir yabancı gibi mi düşünüyordu? Muhtemelen evet. Ve ben de on yıl sonraki Gizem'i şu an tam olarak tanımıyorum.
Bu yüzden bu mektubu biraz da ona yazıyorum. 2036'da bu yazıyı okuduğunda, belki bugün kesin gibi görünen cevaplarımın bir kısmının da yanlış yere baktığını göreceksin. Bekleme Odası'ndan çıktığımı sandığım yerde, başka bir odanın kapısında durduğumu fark edeceksin.
Umarım bana da kızmazsın.
Aynı soru, farklı bir soran
Eski yazıları silmedim. Yanlarına yenilerini koydum. Her eski yazının başında artık yeni versiyona giden bir not var, her yeni yazının başında da eskisine giden. İkisi yan yana duruyor ve birbirine bakıyor.
Bunu bilerek yaptım. Çünkü bence bir düşünce insanının en dürüst arşivi, yanıldığı yerleri silmeyen arşivdir. Okur isterse on yıl önceki cevabı okur, isterse bugünküyü. İsterse ikisini birden, ve ikisinin arasındaki mesafede asıl hikayeyi görür.
Her yeni yazıya bir de şarkı bıraktım, yazarken dinlediklerimi. Bu yazının şarkısı Moby'nin "Extreme Ways"i. Bourne filmlerinin kapanış şarkısı. O filmler, geçmişindeki haliyle yüzleşip kim olduğunu yeniden kuran bir adamın hikayesidir. Bu hafta bana en çok o eşlik etti.
Kapanış yerine
Sorular aynı kaldı. "Benim yeteneklerim ne?", "Neden hiçbir şey yapmak istemiyorum?", "Ne istediğimi bilmiyorum." Bu sorular her kuşakta, her yaşta, her pazar akşamında yeniden sorulacak.
Değişen, onları soran kişi.
On yıl önceki Gizem'i eleştirmiyorum, ona kızmıyorum. Kıyamam ona, çok naifmiş. Ben ona sadece yeni cevaplarımı gösteriyorum.
Ve bir gün, biri de bana kendi yeni cevaplarını gösterecek. O gün geldiğinde, umarım ben de onu aynı şefkatle dinlerim.
Bu yazıyı yazarken dinlediğim şarkı.
Sevgiler,
Gizem Şahan




Yorumlar