top of page

Ne İstediğimi Bilmiyorum (2026)

Yazarın fotoğrafı: Gizem Şahan
Gizem Şahan
6 saat önce
4 dakikada okunur

Bu yazının ilk hali 27 Mart 2015'te yayınlandı. On bir yıl sonra aynı cümleye yeniden dönüyorum, bu kez biraz daha az soruyla.


Bu yazıyı müzik eşliğinde okumak isterseniz, belki The White Stripes'ın "I Just Don't Know What to Do With Myself" şarkısı. Şarkıyı yazının sonunda bulabilirsiniz.


2015'te bu yazıyı "Evet, doğru duydunuz, ne istediğimi bilmiyorum ben" diye açmıştım. Hemen arkasından da bir teselli eklemiştim: "Çoğu insan ne istediğini bilmiyor." On bir yıl sonra ikinci cümleye hala katılıyorum. Ama o yazının geri kalanında okura altı soru sormuş, kağıt kalemle cevaplamasını istemişim. Çocukken ne olmak istiyordunuz, neyi yaparken zamanı unutuyorsunuz, kısıtsız kaynağınız olsa ne yapardınız.


Bugün o soruların kötü olduğunu düşünmüyorum. Ama bir şeyi yanlış varsaydıklarını düşünüyorum: Cevabın zaten içinizde olduğunu ve doğru soruyla dışarı çıkacağını.


Bilmeden yola çıkılmaz sanıyoruz


"Ne istediğimi bilmiyorum" cümlesinin içinde görünmez bir kural var. O kural şöyle: Önce ne istediğimi bilmeliyim, sonra harekete geçebilirim. Bilmediğim sürece beklemem, düşünmem, kendimi daha iyi tanımam gerekiyor.


Ben bu kurala Önce Bilme Şartı (the know-first rule) diyorum.


Tanımı "kararsız olmak" değil. Tanımı şu: İsteğin, eylemden önce var olan ve içeriye bakarak bulunabilecek bir bilgi olduğuna inanmak ve o bilgi gelene kadar hareket etmeyi kendine yasaklamak. Önce Bilme Şartı'nın tuzağı şurada: İstek çoğu zaman içeride hazır beklemiyor. Denedikçe, yaşadıkça, çarptıkça oluşuyor. Bilmek için yürümeniz gerekiyor, ama yürümek için bilmeyi bekliyorsunuz. Döngü kendi kendini kilitliyor.


İstek bulunmaz, kurulur


Psikolojide bu fikrin uzun ve sağlam bir geçmişi var. Karar araştırmacıları Sarah Lichtenstein ve Paul Slovic, 2006'da derledikleri The Construction of Preference kitabında onlarca yılın bulgularını bir araya getirdi. Ana fikir kitabın adında: Tercihler çoğu zaman bir yerde kayıtlı durup okunmayı beklemiyor. Seçim anında, bağlama göre kuruluyor.


Aynı kitapta yer alan bir bölümde Harvard'dan Daniel Gilbert ve Virginia'dan Timothy Wilson buna bir isim verir: miswanting, yani yanlış istemek. İnsanlar bir şeyin kendilerini ne kadar ve ne kadar süre mutlu edeceğini tahmin etmekte şaşırtıcı derecede kötü. Yani sadece ne istediğimizi bilmemekle kalmıyoruz. Bildiğimizi sandığımız şeylerde de sık sık yanılıyoruz.


Gilbert'in ekibinin 2013'te Science'ta yayınladığı çalışma bu yanılgının bir başka yüzünü gösteriyor. On dokuz binden fazla katılımcıya son on yılda ne kadar değiştiklerini ve önümüzdeki on yılda ne kadar değişeceklerini sordular. Her yaşta insanlar geçmişte çok değiştiklerini kabul ediyor, ama gelecekte çok az değişeceklerini düşünüyordu. Araştırmacılar buna "tarihin sonu yanılsaması" (end of history illusion) adını verdi. Sanki bugün kim olduğumuz son hal, bundan sonra sadece bu kişi yaşayacakmış gibi.


Bu bulgular Önce Bilme Şartı'nı içeriden çökertir. Eğer istekleriniz değişecekse, eğer ne isteyeceğinizi tahmin etmekte zaten zayıfsanız, bugün içeriye bakıp "gerçek isteğimi" bulmaya çalışmak hareketli bir hedefe nişan almaya benziyor.


Son yıllarda bu tartışmaya en taze katkılardan biri Chicago Üniversitesi'nden Shigehiro Oishi'den geldi. Oishi ve Erin Westgate, iyi bir hayatın sadece mutluluk ve anlamdan ibaret olmadığını, üçüncü bir boyut olduğunu öne sürüyor: psikolojik zenginlik (psychological richness). Yani ilginç, yeni, bakış açınızı değiştiren deneyimlerle dolu bir hayat. Oishi bu fikri 2025'te yayınlanan Life in Three Dimensions kitabında genişletiyor. Benim için en çarpıcı tarafı şu: Bu boyut ancak keşifle, yani önceden ne bulacağınızı bilmeden bir şeye girişmekle büyüyor. Önce Bilme Şartı tam da bu kapıyı kapatıyor.


Bu çalışmaları yan yana koyduğumda aynı yöne işaret ettiklerini görüyorum. Tercihlerimiz kuruluyor. Tahminlerimiz yanılıyor. Geleceğin bizi değiştireceğini küçümsüyoruz. Ve hayatı zenginleştiren şeyler, çoğu zaman bilmeden girdiğimiz yerlerde bekliyor.


Ekran bunu çoktan biliyor


Joachim Trier'in The Worst Person in the World'ü (2021) bir kadının ne istediğini bilmediği yılları anlatır. Julie tıp okur, bırakır. Psikolojiye geçer, bırakır. Fotoğrafa, yazıya, farklı ilişkilere yönelir. Film bunu bir başarısızlık hikayesi gibi anlatmaz. Tam tersine, her deneme Julie'nin kim olmadığını ve yavaş yavaş kim olduğunu gösterir.


Everything Everywhere All at Once'ta (2022) ise Evelyn, yaşayabileceği bütün hayatları aynı anda görür. Her birinde başka biri olabilirdi. Ama filmin sonunda cevap "doğru hayatı bulmak" değildir. Cevap, içinde bulunduğu hayata tamamen girmektir.


Öyleyse ne yapacağız


2015 yazısında kendime dair küçük bir hikaye anlatmışım: Yıllardır bir doğu yolculuğu yapmak istiyormuşum, sürekli ertelemişim ve sonunda trende otuz saat kendimle seyahat etmişim. "Harikaydı" diye yazmışım. Bugün o cümleye bakınca şunu görüyorum: Trene binmeden önce o yolculuktan ne istediğimi bilmiyordum. Ne istediğimi trende öğrendim.


Bugün aynı cümleyi kuran birine şunları önerirdim.


İstek aramayı bırakın, deney tasarlayın. "Ne istiyorum?" sorusunun cevabı yok ama "Bunu iki hafta denesem ne öğrenirim?" sorusunun var. Küçük, geri alınabilir, zamanı belli denemeler. Her biri size bir veri verir. İstek, bu verilerin toplamından çıkar.


Hareket ederken kendinizi dinleyin, hareketten önce değil. İç sesin söyleyecekleri vardır, ama çoğu zaman bir şeyin içindeyken konuşur. Bir toplantıdan, bir sohbetten, bir işten sonra nasıl hissettiğinizi not etmek, bir haftasonu boyunca kendinizi sorgulamaktan daha çok şey söyler.


Tahminlerinize az güvenin. Gilbert ve Wilson'ın gösterdiği gibi, bir şeyin sizi nasıl hissettireceğini tahmin etmekte hepimiz zayıfız. "Bunu sevmem" dediğiniz şeylerin bir kısmı, sadece hiç denemediğiniz şeyler.


Oksijen maskesi hala geçerli. 2015'te şöyle yazmışım: Düşen uçakta maskeyi yanınızda kim olursa olsun önce kendinize takmanız gerekir. Bu hala doğru. Başkalarının beklentileriyle kurulmuş bir hayatta ne istediğinizi duymanız zor. Ama maskeyi taktıktan sonra yapmanız gereken şey oturup düşünmek değil. Nefes alıp yürümek.


Kapanış yerine


Rilke 1903'te genç bir şaire yazdığı mektupta, kalbindeki çözülmemiş her şeye karşı sabırlı olmasını, soruların kendisini sevmeye çalışmasını söyler. Ve ekler: Şimdi soruları yaşa. Belki bir gün, farkına bile varmadan, cevabın içine doğru yaşarsın.


Rilke "soruyu çöz" demiyor. "Soruyu yaşa" diyor. Önce Bilme Şartı'nın tam tersi bu.


Belki "Ne istediğimi bilmiyorum" bir itiraf değil, bir başlangıç cümlesi. Asıl soru ne istediğiniz değil. Asıl soru şu: Ne istediğimi bilmeden, bugün hangi kapıyı aralayabilirim?


Bu yazı, on yıl önce sorduğum üç soruya yeniden döndüğüm serinin parçası. Serinin tamamını ve on yıl önceki kendime yazdığım mektubu burada bulabilirsiniz.


Bu yazıyı yazarken dinlediğim şarkı.



Sevgiler,

Gizem Şahan

Yorumlar


bottom of page