top of page

Onay Bağımlılığı Nedir?

Yazarın fotoğrafı: Gizem Şahan
Gizem Şahan
10 dakika önce
7 dakikada okunur
Onay Bağımlılığı Nedir? - Gizem Şahan

Beğeni gelmeyince neden küçülüyoruz


Saat 23.40. Akşam paylaştığın gönderiye bir kez daha bakıyorsun.


47 beğeni. Dün eski bir iş arkadaşının paylaşımı 300'ü geçmişti ve sen bunu, nedense, hala hatırlıyorsun. Telefonu bırakıyorsun, sonra tekrar alıyorsun. Sayı değişmemiş ama sen biraz daha küçülmüşsün.


Bu sahne tanıdık geliyorsa yalnız değilsin. Ve sorunun LinkedIn olmama ihtimali hayli yüksek.


Beğenilerin bile bir hiyerarşisi var mı?


Bu yaz X, analiz ekranına küçük ama çok şey anlatan bir filtre ekledi. Artık yalnızca onaylı hesaplardan gelen gösterimleri ve beğenileri ayrıca görebiliyorsunuz.


Yani bir beğeni artık sadece beğeni değil. Kimden geldiği de sayılıyor. Onay, kendi içinde bir statü sıralamasına girdi.


Bunu okuyunca gülümsedim, sonra biraz üşüdüm. Çünkü teknoloji şirketleri genelde yeni bir ihtiyaç yaratmaz. Zaten içimizde var olan bir ihtiyacı bulur ve ona bir buton koyar.


Bunu küçük bir yazılım güncellemesi diye geçmek kolay. Ama bir düşün. Dün akşam gönderine gelen 47 beğeniyi bu filtreden geçirdiğinde, sayı birden 6'ya inebilir. Ve o 6'nın içinde hangi isimlerin olduğuna bakmaya başlarsın. Eski yöneticin var mı? Sektörün tanınan bir ismi? Yoksa sadece kuzenin mi?


Bence buradaki asıl değişim teknik değil. Alkışın kendisi değil, alkışlayanın ünvanı ölçülmeye başlıyor. Sosyal medya bize yıllarca "kaç kişi" sorusunu sordurdu. Şimdi bir de "kim" sorusunu sorduruyor. Ve onay arayan bir zihin için ikinci soru birincisinden çok daha yorucu, çünkü sınırı yok. Her zaman daha önemli biri olacak.


Onay arayıcılık ne demek?


Psikolog Jeffrey Young'ın şema terapisi, çocuklukta oluşup yetişkinlikte de sessizce çalışmaya devam eden on sekiz temel inanç kalıbı tanımlar (Young, Klosko ve Weishaar, 2003). Bence şemayı en iyi anlatan benzetme, okumadan imzaladığımız bir sözleşme. Maddelerini hatırlamıyoruz ama her gün harfiyen uyuyoruz.


Bunlardan biri Statü ve Onay Arayıcılık. İnsanın değerini başkalarının takdirine, statüye, paraya ya da tanınmaya bağlaması.


Takdir görmekten hoşlanmak çok insani, hepimiz hoşlanırız. Onay arayıcılık ise takdirin keyif olmaktan çıkıp oksijene dönüşmesi. Alkış gelmeyince yaşanan şey hayal kırıklığı değil, küçük bir varoluş sarsıntısı. "Bu paylaşım tutmadı" düşüncesi, fark ettirmeden "ben tutmadım"a dönüşüyor.


William James bunu 1890'da, ortada tek bir bildirim sesi yokken yazmış. Ona göre bir insanın, onu tanıyan ve aklında bir imgesini taşıyan kişi sayısı kadar sosyal benliği vardır.


"To wound any one of these his images is to wound him." "Bu imgelerden herhangi birini yaralamak, onu yaralamaktır." William James, The Principles of Psychology, 1890

Bu cümleyi bin iki yüz bağlantıyla çarp. Her bağlantı, yaralanabilecek bir sen demek. Akşamları neden bu kadar yorgun hissettiğine belki biraz daha az şaşırırsın.


BoJack Horseman bize onay hakkında ne anlatıyor?


Netflix'in en dürüst dizilerinden biri bence hala BoJack Horseman. Doksanlarda ünlü olmuş, bugün o ışığın kalıntısıyla yaşayan bir at. Parası var, evi var, adı var... Ama birinci sezonun sonunda, her şeyi elde etmiş bir adamın hiç beklenmeyecek bir ricası dökülüyor ağzından. Diane'e dönüyor ve ondan, derinlerde iyi biri olduğunu söylemesini istiyor.


Sahneyi acıtan şey, BoJack'in iyi biri olmak yerine iyi biri olduğunun söylenmesini istemesi. Değer yine dışarıdan gelecek bir cümleye emanet. Bir yetişkinin çocuk gibi onay dilenmesini izliyoruz ve içimizde bir yer bunu fazlasıyla tanıyor.


Koşullu öz değer nedir?


Psikolojide bunun akademik adı koşullu öz değer (contingent self-worth). Kendine verdiğin değerin onay gibi belirli koşullara bağlı olması.


2024'te Anjelica Martinez, Lindsay Browne ve Raymond Knee, toplam 822 kişiyle yürüttükleri üç çalışmada sosyal medyaya özgü bir koşullu öz değer tanımladılar. Öz değerini sosyal medyaya bağlayan insanlar platformu daha yoğun kullanıyor ve bağımlılık ölçütlerine daha çok yaklaşıyordu. Yani sorun beğeninin kendisinden çok, beğeniye neyin yüklendiği.


Cornell'den Anthony Burrow ve ekibinin çalışması ise hikayeye umut veren bir dipnot ekliyor. Hayatında güçlü bir amaç duygusu olanların öz saygısı, çok beğeni aldıklarını duyduklarında bile yükselmiyordu. Amaç duygusu zayıf olanlarda ise beğeni sayısı öz saygıyı doğrudan oynatıyordu.


Bunu şöyle okuyorum. Pusulası olan biri için alkış hoş bir müzik. Pusulası olmayan için yön tabelası.


Beğeni beynimizde ne yapıyor?


UCLA'dan Lauren Sherman ve ekibi 2016'da 13 ile 18 yaş arası 32 genci beyin tarayıcısına aldı. Gençler Instagram'a benzeyen bir akışta fotoğraflara baktı, bu fotoğrafların bir kısmını kendileri göndermişti. Beğeni sayılarını ise gizlice araştırmacılar belirliyordu.


Sonuç çok net. Çok beğeni almış fotoğraflara bakarken beynin ödül devresinin önemli bir parçası olan nucleus accumbens daha fazla çalışıyordu. Gençler çok beğenilmiş bir fotoğrafı, ne olduğuna bakmadan daha kolay beğeniyordu. Kendi fotoğrafları da dahil.


Bu çalışma gençlerle yapıldı ve otuz beş yaşındaki bir yöneticinin beyninin aynı şiddetle tepki verip vermediğini bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz. Beğeni, beynin ödülü tanıyan devresine dokunuyor. O küçük kalp ikonu bu yüzden bir sayıdan çok daha fazlası gibi hissettiriyor.


Beğenilmek parayla aynı şey mi?


Sherman'ın çalışmasından üç yıl önce Berlin'de başka bir ekip, bu soruyu yetişkinlerle sordu. Dar Meshi, Carmen Morawetz ve Hauke Heekeren 2013'te 31 kişiyi beyin tarayıcısına aldı. Katılımcılar bir yandan başkalarının kendileri hakkında olumlu düşündüğünü öğreniyor, bir yandan da aynı övgünün başka birine yöneldiğini izliyordu. Ayrıca para kazanıp kaybettikleri küçük bir oyun da oynadılar.


Sonuç bence bu yazının en çarpıcı bulgusu. Kişi kendi itibarı arttığında nucleus accumbens, aynı övgü bir başkasına gittiğinde olduğundan daha güçlü tepki veriyordu. Ve bu farkın büyüklüğü, o kişinin Facebook'u ne kadar yoğun kullandığını tahmin ediyordu. Para kazanmaya verilen tepki ise hiçbir şey tahmin etmiyordu.


Bunu gündelik hayata çevirmek kolay. Aynı gün hesabına küçük bir prim yatıyor, bir de eski bir yöneticin gönderinin altına "çok doğru tespit" diye yorum yazıyor. Akşam hangisini hatırlıyorsun? İhtimalin hayli yüksek ki ikincisini. Meshi'nin bulgusu da tam olarak buna işaret ediyor. Beynin ödül devresi para ile itibarı aynı tartıya koymuyor.


Yani bizi ekrana bağlayan şey genel bir ödül açlığı değil. Çok daha özel bir şey, benim hakkımda ne düşünüldüğü.


Araştırmacılar da dürüstçe bir sınır koyuyor. Bu çalışma yönü göstermiyor. Beyni itibara çok duyarlı olanlar mı sosyal medyaya daha çok giriyor, yoksa çok girmek mi beyni böyle ayarlıyor, henüz bilmiyoruz. Ama gece yarısı aynı gönderiye üçüncü kez bakan sen, büyük ihtimalle cevabı içinden biraz seziyorsun.


Onay arayıcılık çocuklukta nereden gelir?


Şema terapisi suçlu aramaz, izninle ben de aramayacağım. Ama kalıpların bir geçmişi olur.


Onay arayıcılığın kökünde sık rastlanan bir ev iklimi var. Sevginin başarıya bağlandığı bir ortam. Karne günü evdeki havanın notlara göre değişmesi. Misafir geldiğinde "bizimki çok başarılı" diye sunulmak ama sıradan bir salı akşamı görülmemek.


Çoğu ebeveyn bunu kötü niyetle yapmaz. Kendi kaygılarını, kendi "el alem ne der"lerini taşırlar (maalesef bunlar kuşaktan kuşağa çok iyi taşınıyor). Çocuk ise bu iklimden çok net bir sonuç çıkarır. Başardığımda varım. Görüldüğümde varım.


O yaşta bu çok mantıklı bir sonuç. Sorun şu ki otuz beş yaşında bir yönetici hala aynı sözleşmeyle yaşıyor olabilir.


Değirmenci ve eşeği bize ne anlatıyor?


Aisopos'a atfedilen, sonra La Fontaine'in Masallar'ının üçüncü kitabını açtığı çok eski bir hikaye var. Bir değirmenci, oğlu ve eşekleri pazara gidiyor. Hikayenin en sevdiğim yanı, bütün yol boyunca tek bir kararın bile yolcuların kendisine ait olmaması.


Önce ikisi de yürüyor. Yoldan geçenler gülüyor, eşek varken yürümek de ne aptallık diyorlar. Değirmenci oğlunu eşeğe bindiriyor. Bu kez başka biri söyleniyor, genç adam binmiş, yaşlı babası yürüyor. Yer değiştiriyorlar. Bu sefer de zavallı çocuğu yürüten babaya laf geliyor. İkisi birden biniyorlar, bu da hayvana eziyet sayılıyor.


Aisopos'un anlatımında sonunda eşeği bir sırığa bağlayıp omuzlarında taşımaya başlıyorlar. Kasabalılar bu tuhaf manzaraya kahkahalarla gülüyor, köprüde ürken eşek bağlarından kurtulup suya düşüyor. Bütün herkesi memnun etmeye çalışırken eşeği de kaybediyorlar. La Fontaine'de ise değirmenci sonunda bıkıp artık kim ne derse desin, kendi bildiğini yapacağına karar veriyor.


Bu masalı onay arayıcılığın belki de en eski portresi olarak okuyorum. Değirmenci kötü bir adam değil, hatta çok dikkatli biri. Her eleştiriyi ciddiye alıyor, her seferinde düzeltiyor. Sorun şu ki her düzeltme bir sonraki eleştirinin kapısını açıyor. Çünkü yolda karşılaşılan herkesin başka bir doğrusu var.


Bugünün dilinde bu yolu tarif etmek zor değil. Bir gönderiyi uzun bulup kısaltan, kısa bulunca açıklama ekleyen, ciddi bulunca espri katan, espriyi hafif bulunca silen biri. Yol boyunca her yorumcu haklı gibi görünüyor. Ama pazara varıldığında elde ne fikir kalıyor, ne de o fikri taşıyan hevesi.


Masalın bence en ince ayrıntısı, kimsenin değirmenciye eşeği taşımasını söylememesi. O fikir, bütün o seslerin ortalaması olarak onun kafasında doğuyor. Herkesi memnun etmeye çalışan biri, sonunda kimsenin istemediği bir şeyi yapıyor.


Bunu fark ettiğin bir gün kendine şunu sormak iyi gelebilir. Şu an eşeğin üstünde kim oturuyor, ben mi, yoksa yoldan geçen son kişinin fikri mi?


Onay ihtiyacıyla nasıl başa çıkıyoruz?


Şema terapisi bir kalıpla başa çıkmanın üç yolundan söz eder. Teslim olmak, kaçınmak ve aşırı telafi.


Teslim olan kurala harfiyen uyar. Daha çok paylaşır, daha çok çalışır, daha parlak görünür. Bedeli, hiç bitmeyen bir performans yorgunluğu.


Kaçınan görünür olmaktan bütünüyle çekilir. İyi bir fikri, beğenilmeme ihtimali yüzünden toplantıda yutar. Bedeli, ışığını saklamak.


Aşırı telafi eden tam tersini abartarak oynar. "Kimsenin onayına ihtiyacım yok" sertliği. Bedeli içeride ve sessizce ödenir, çünkü ihtiyaç kaybolmamış, sadece kılık değiştirmiştir.


James'in bir fikri burada çok işe yarıyor. Ona göre öz saygı, başarılarımızın iddialarımıza oranı. Bunu bir kesir olarak yazmış.


"Self-esteem = Success / Pretensions." "Öz saygı = Başarı / İddialar." William James, The Principles of Psychology, 1890

Onay arayıcılık bize yalnızca payı büyütmeyi öğretiyor. Hep daha fazla başarı. Oysa paydadaki iddia sonsuza giderse hiçbir pay yetmiyor. Matematik bu konuda epey acımasız :)


Aynı sayfada James, kesrin öbür yüzünü de gösteriyor. Hiç iddiada bulunmamak da bir çıkış gibi görünebilir.


"With no attempt there can be no failure; with no failure no humiliation." "Denemezsen başarısız da olmazsın. Başarısız olmazsan kimse seni küçük düşüremez." William James, The Principles of Psychology, 1890

Onay arayan biri için bu cümle hem bir teselli hem bir tuzak. Paylaşmazsan beğenilmemek de yok, ama görünmek de yok.


Onay bağımlılığından nasıl uzaklaşılır?


Paylaşmadan önce kendine tek bir soru sormak iyi gelebilir. Bunu kimse beğenmeyecek olsa yine de paylaşır mıydım? Cevap evetse paylaş. Hayırsa belki o akşam ihtiyacın olan şey bir gönderi değil, bir arkadaşla yarım saatlik bir telefon konuşmasıdır.


Sonra sayıyı bir gün bekletmeyi dene. Bildirimleri yirmi dört saat kapatıp kendini merakla izle. Bunu bir ceza gibi düşünme. Mesele, değer duygunun bir gün boyunca dışarıdan beslenmeden ayakta kalıp kalmadığını görmek.


Bir de kimsenin görmediği başarılar biriktir. Haftada bir, kimseye anlatmayacağın küçük bir şey yapıp bir deftere yaz. Burrow'un bulgusunu hatırlarsan, bu defter aslında küçük bir pusula. İç onay da bir kas, çalıştırılmayınca zayıflıyor.


Bir de değirmenciyi hatırla. Haftada bir kez, bir işi ilk aklına geldiği haliyle bitir ve kimseye fikir sormadan bırak. Bir yazı, bir sunum, belki küçük bir karar. İlk başta tuhaf gelebilir, eşeği yolun ortasında kendi bildiğin gibi sürmek gibi. Sonra bir gün, o yarım yamalak bulduğun işlerin aslında en çok sana benzeyenler olduğunu fark edersin.


Bunlar derinde yerleşmiş bir kalıpla çalışmanın yerini tutmaz. Kalıp hayatını ciddi biçimde zorluyorsa, şema terapisinde eğitimli bir terapistle çalışmak gerçekten değerli olabilir.


Beğeni sayısı sana dair bir bilgi değil. O gün kaç kişinin başparmağının ekranda senin üstüne denk geldiğinin bilgisi.


Belki bir gün o sayıya bakmadan uyuduğun bir gece gelir. O gece, kimse alkışlamadığı halde ışığının hala yandığını fark edersin.


Onayın neden bu kadar güçlü bir ihtiyaç olduğunu biraz da itiraz edilmemenin bedeli üzerinden düşünmek istersen, İtirazsız Zihin yazım bu yazıyla yan yana iyi gider.


Onay ihtiyacının hemen yanında duran iki yazım daha var; Neden Hayır Diyemiyorum? ve Imposter Sendromu Nedir?. Hepsinin ortak haritasını ise Şema Terapisi Nedir? yazımda çizdim.


Beğeni sayısından bağımsız bir değer duygusu kurmak üzerine birlikte düşünmek istersen, bireysel çalışmalarıma bir göz atabilirsin.


Bu yazının yanına sizin için bir şarkı da bırakmak isterim. Radiohead, "Fake Plastic Trees."


Sevgilerle,


Gizem

 
 

Bu yazı sizde bir soruyu harekete geçirdiyse, birlikte bakabiliriz: Bireysel Çalışmalar · Kurumsal Çalışmalar

bottom of page