Zeki İnsanlar Neden Yanlış Hayatlarda Israr Eder?
- Gizem Şahan
- 2 Oca
- 3 dakikada okunur
Aslında bugün daha hafif bir yazı yazmayı düşünüyordum. Notlarımda duran, daha gündelik bir şey. Ama son zamanlarda yaptığım konuşmalar ve özellikle bazı seanslarda ortaya çıkan o ağır, adı konmamış duraklar, beni yine aynı soruya getirdi. Uzun süredir bildiğim ama hala yeterince sert bakmadığımız bir yere:
Neden çok zeki insanlar bariz yanlış seçimler yapar?!
O yüzden bugün zeka, seçimler ve kalma halleri üzerine yazıyorum. Biraz uzun olacak. Belki de olması gerektiği kadar.
Tanıdığım en zeki insanlar genellikle yanlış kararlar almıyorlar. Hayatları da dışarıdan bakıldığında "yanlış" görünmüyor. Aksine, oldukça işlevsel, düzenli ve saygıdeğer. Asıl mesele şu: artık onlara uymayan hayatlarda kalmayı çok iyi başarıyorlar.
Bunu becerebiliyorlar çünkü bilişsel olarak güçlüler. Karmaşık sistemleri hızlı okuyorlar. Uzun vadeli sonuçları erken görüyorlar. "Bir süre daha idare edebilirim" cümlesini içtenlikle kurabiliyorlar.
Bunu yazarken içimde küçük bir gerilim var. Bir yanım bu cümlelerin fazla tanıdık olduğunu söylüyor. Çünkü ben de bu tanıdıklığın içinde uzun süre yaşadım.
Zeka yalnızca problem çözme kapasitesi değildir. Aynı zamanda rasyonalizasyon becerisidir. İçinde bulunulan düzenin neden hâlâ "makul" olduğunu anlatan güçlü bir iç anlatı üretir. Alternatiflerin riskleri, kayıpları ve belirsizlikleri aynı anda görülür. Sonuçta hareket etmeyen ama kendini tutarlı hisseden bir denge oluşur.
Barry Schwartz'ın The Paradox of Choice çalışmaları bu durumu bilişsel düzeyde oldukça iyi açıklar. Seçenek arttıkça karar verme zorlaşır. Özellikle yüksek bilişsel kapasiteye sahip bireyler, her seçeneğin olası kayıplarını eş zamanlı olarak değerlendirdikleri için karar anında kilitlenirler. Schwartz bunu analysis paralysis olarak adlandırır.
Bu açıklama bana uzun süre ikna edici geldi. Hâlâ geliyor.
Ama bir noktada yetmedi.
Çünkü nörobilim, burada daha karanlık bir tablo açıyor. Belirsizlik ve tehdit algısı arttığında, beynin threat detection devreleri hızlanıyor. Amygdala aktive oluyor. Prefrontal korteksin esnek değerlendirme kapasitesi daralıyor. Yani tam da "bilinçli karar" verdiğimizi sandığımız anlarda, sinir sistemi tanıdık olanı korumaya çalışıyor. Tanıdık olduğu için.
Güvenli olduğu için değil.
Travma literatürü bu noktada başka bir dil öneriyor. Freeze response. Donma hali. Kaçmanın ya da savaşmanın mümkün olmadığı durumlarda, bedenin zamanı askıya alması. Dışarıdan bakıldığında bu sakinlik gibi görünür. İçeriden bakıldığında ise bir tür tutunma biçimidir. Kronikleştiğinde, insan düşük yoğunluklu ama sürekli bir gerilim içinde yaşamayı öğrenir. Bu gerilim, kimliğin parçası olur.
Bu yüzden bazı insanlar yıllarca hafif bir rahatsızlıkla yaşayabilir. Çünkü sinir sistemi bu tonu tanır. Oysa kısa süreli ama net bir değişim, daha az acı verici olsa bile, bedene bilinmeyen bir yük bindirir.
Bilim burada durur.
Edebiyat devam eder...
Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ındaki anlatıcı, aşırı bilinci bir hastalık olarak tanımlar.
Çok düşünmenin, hareketi böldüğünü söyler. Ama asıl mesele düşünmek değildir. Mesele, bilincin eylemi sürekli geciktirmesidir. Anlatıcı, hareketsizliğini zekasıyla savunur. Bu savunma ikna edicidir. Tehlikelidir.
Camus'de ise başka bir katman vardır. Sisifos Söyleni'nde sorun anlamsızlık değildir. Sorun, anlamsızlığı gördükten sonra ne yapılacağıdır. Birçok karakter için cevap hareket değildir. Devam etmektir. Aynı taşı, aynı yokuşa, aynı bedenle.
Beckett'te ise hareket neredeyse tamamen askıya alınır. Godot'yu Beklerken'de karakterler gitmezler çünkü gitmenin neyi değiştireceğinden emin değillerdir. Beklemek, eylemsizlik değil, tanıdık bir varoluş biçimidir. Belirsiz ama düzenlidir.
Modern anlatılar da bu hattı sürdürür. Mad Men'da Don Draper'ın sorunu başarısızlık değildir. Hayatı çalışır. Kimliği tanınır. Ama içsel sürekliliği yoktur. Her karar, bir rolün devamı gibidir. Succession'da karakterler sürekli hareket halindedir ama temas yoktur. İktidar vardır. Yön yoktur.
Bu yüzden mesele sadece fazla düşünmek değildir.
Mesele, alışılmış bir benlik düzenini bozmanın nörolojik, psikolojik ve varoluşsal bedelini sezmektir.
Kalmak, birden fazla benliği askıda tutar. Gitmek, bazı benlikleri öldürür. Zeki insanlar bunu erken fark eder. Ve çoğu zaman bu farkındalık hareketi hızlandırmaz. Aksine, ağırlaştırır.
Bu satırları yazarken kendi hayatıma dönmemek mümkün değil. Bir şeyin artık bana ait olmadığını bildiğim halde, mantıklı gerekçelerle kaldığım zamanlara. Rahatsızlığı acelecilik sanıp bastırdığım anlara. Dayanmayı olgunlukla karıştırdığım yerlere.
Çocukken öğrendiğimiz şey buydu çünkü. Sabret. Çöz. Devam et. Pes etme.
Ama kimse bize şunu öğretmedi:
Bazen en zor şey, iyi gerekçelendirilmiş bir hayattan çıkmaktır.
Yetişkinlikte bu daha da görünmez hale gelir. Anne babaların yerini yöneticiler, kurumlar, roller alır. "Buraya kadar gelmişken" cümlesi, en güçlü iç savunmalardan biri olur. Zeki insanlar bu savunmayı çok düzgün kurar.
Albert Einstein'a atfedilen şu söz bu noktada tekrar tekrar akla gelir:
"Problemleri, onları yaratan düşünce biçimiyle çözemeyiz."
Yine de çoğumuz denemeye devam ederiz.
Bu yüzden zeki insanlar yanlış hayatlarda uzun süre kalabilirler. Çünkü "yanlış" kelimesi fazla keskindir. Hayat hala çalışıyordur. Yapı ayaktadır. Sadece içeride, sessiz bir daralma vardır.
Bu yazı bir çağrı değil. Bir çözüm önerisi de değil.
Sadece bir durak.
Şu an içinde bulunduğunuz hayat sizi hala büyütüyor mu, yoksa sadece sinir sisteminizin tanıdığı bir düzeni mi koruyor?
Sevgilerimle,
Gizem



Yorumlar