İnsan Neden (Ofiste) Çalışır ki?
- Gizem Şahan
- 19 Eyl 2016
- 4 dakikada okunur
Eveet, bütün yıllık izinler bitti mi? Tatil bitti mi? O harika kahvaltılar, deniz kenarı, kumsal, orman, doğa, yürüyüşler, o ev yapımı reçel… Bitti mi? Uçak biletleri, rezervasyonları iptal edildi mi? 2021 izin günleri kontrol edildi mi?
O zaman başlayabiliriz :)
Hiç huzur içinde uyanıp, bir anda işe gitmen gerektiğini fark edip, dayanılmaz bir isteksizliğe kapıldığın oldu mu hiç?
Neden macera dolu bir hayat yaşamak yerine, her sabah kendimizi yataktan dışarı sürüklüyoruz?
Kendine tam da bu soruları soruyor olabilirsin. Biliyorum, elbette ki geçinmek zorundayız; ama “Neden çalışıyoruz?” sorusuna cevabın bu olmadığını, bu yazıyı okuduğuna göre sorguluyorsun demektir. Sorguluyorsun, değil mi?
Teşekkür ederim.
Sizi çok da yormak istemiyorum, zaten tatil sonrası sabah erken kalkmak zor olmuş olmalı. Tatiller ve insanın kendiyle kaldığı zamanlar çok değerli bana göre. Sorgulamalarımızın arttığı, hayallerimiz ile gerçek dünya arasındaki uçurumu fark edebildiğimiz, kendimize kendimiz olarak izin verebildiğimiz nadir zamanlardan.
Koşuşturmalar arasında unutuyoruz çünkü. Gidecek işim bile yok diyenlerle, çalışıyorum ama mutsuzum diyenler arasındaki uçurum hiç olmadığı kadar açılıyor.
Bu yüzden daha kolay bir soruyla başlayayım. Bu sabah neden iş mailini açtın?
En basit görünen sorular aslında en karmaşık olanlardır bazen.
En sevdiği film Fight Club ve en sevdiği yazar Schopenhauer olan birinden beklenmeyecek şekilde, kurumsal hayatta 10 sene çalıştıktan sonra, gerçekten de yaptığımız işi neden yaparız hâlâ araştırıyorum.
Bunun sebebi çok daha derinlerde mi gizli? Ailelerimiz istediği için mi, başkalarının gözünde daha mevki sahibi görünmek için mi, sevdiğimiz için mi?
Yani gözümüzün önündeki şeyi göremiyor olamayız, öyle değil mi? Bu kadar basit olamaz. Biz bu kadar basit ve güdümlenmiş canlılar mıyız?
İnsanların nasıl ve neden çalıştığını düşündüğümüzde, uzun süre tüm ilgilendiklerinin para olduğunu sandılar. Labirentin içindeki fareler gibi sadece parayla motive olduklarını. Ve insanlara para verdikleri an onları çalışmaya yönlendirebileceklerini. Bu yüzden ikramiye, bonus, maaş sistemi var.
Ama insanlar artık daha fazlasını istemeye başladılar. Yaptıkları işin “ANLAM”lı olmasını…
Günde 10 saat, haftada minimum 45 saat çalışmanın kökeni sanayi devrimine dayanıyor. Artık böyle bir çalışma düzenine ihtiyacımız yok ama yine de kurumsal şirketler bundan vazgeçmiyor. Neden mi? Çünkü 10 saat seni orada tutmaları gerek(ti!)
Artık değil.
Peki insanlar neden iş yerinde iş yapmak istemiyor?
Genelde çoğu insan her gün ofise gitmek zorunda(ydı).
Şirketler ofisleri neden yapar? O yüksek gökdelenlerde alan kiralarlar ve bu alanı eşyalarla doldururlar. Ünlü ressamların kopya eserleriyle, Türk kahve makineleriyle, çay makineleriyle, abur cubur makineleriyle, masalarla, sandalyelerle, bilgisayarlarla, insan yiyen dev yazıcılarla…
Ve çalışanlarından her gün oraya gelip iyi iş çıkarmalarını beklerler. Mutlu olmalarını beklerler. Şikâyet etmemelerini beklerler. Onları sabah daha gün ışımadan servislerle alıp toplu hâlde bu binaların önüne bırakırlar ve akşam yine bu alanlardan toplayarak evlerine bırakırlar.
Güvenlik önündeki sıraya girerler, turnikelerden geçerler, asansörlerine binerler ve masalarına ulaşırlar. Belki bunları o kadar otomatik yaparlar ki etrafındaki insanlara bakmazlar çoğu zaman.
İnsanlar… Tabii ki siz değil, başkaları :)
Sizden bir şey rica edeceğim, hatırlayın… Servisteki uyku kokusunu, camdaki yüz izlerini, servisten indiğinizde uykusundan zamansız uyandırılmış her insan gibi yüzlerindeki o mahmur ama mutsuz ifadeyi… İfadenizi… Hatırlayın.
Bazı teknoloji firmalarının servislerinde internet bağlantısı var ve çalışanları servise bindiği andan itibaren mesaileri başlıyor. Bizde durum pek böyle değil; o uzun köprü trafiğinde ya da şehirlerarası yollarda insanlar kendilerini uyutarak saatlerini harcıyorlar. Görünüyor ki bunu istemek şirketler açısından mantıklı(ydı).
Peki şimdi?
Gerçekten yakın arkadaşlarınla ya da birlikte çalıştığın kişilerle konuşsan, kendini sorgulasan ve sorsan: bir şeyler başarman gerektiğinde nereye gitmek istersin?
Ofise mi?
Kahve dükkânına, doğada sahil kenarı bir yere, internet bağlantısı hızlı olan evde bir odaya, yoksa kütüphaneye mi?
Peki sabah erken saatte mi yoksa gece geç saatte mi verimli oluyorsun? Hafta içi mi yoksa hafta sonu mu daha odağın yüksek?
Bunları bilmeden yıllarca düzene uyup giden ne enerjiler, ne fikirler, ne saatler geçti… Değil mi?
Ah o güzel eski günler……
Sabah işe gittiğinde şöyle bir gazeteleri okumadan, ekşi sözlüğe ya da LinkedIn’e bakmadan işe başlayan kaç kişi vardı aramızda?
Sonra birkaç mail cevapla, belki 40 dakika bir toplantı, sonra öğle yemeği zaten, toplu hâlde yemek yeme zamanı. Aç olmasan bile, öğle yemeği zamanında o yemek yenecek.
Sonra çay kahve derken, öğleden sonra başka bir şeyler yapman gerekir, telefon gelir, acil bir mail gelir ve gün sonunda bir de bakarsın ki…
Saat 5 olmuş ve sen aslında hiçbir iş yapmamışsın.
O zaman mesaiye kalman gerekliydi, değil mi? Herkes servise biner gider ve sen sessiz, boş duvarlarla dolu ofiste işlerini bitirmeye çalışırdın. Ve hatta bundan hoşlanırdın: oh be, telefon sesleri yok, insan dedikoduları yok, şirket dosyalarına ve maillerine ulaştığın bomboş bir ofis ve seni kontrol etmeye gelen güvenlik görevlileri…
Ne huzurlu, ne güzel… (miydi?)
İş bitirmek için aslında rahatsız edilmeden, sessiz ve bölünmeden çalışman gerektiğini düşündüğün anlar oluyor mu? Açık ofisler işleri yapmamızı oldukça zorlaştırıyordu zaten.
Peki şimdi?
Hâlâ zorlanıyor musun?
Neden?
Problem çözmemiz için dikkatli düşünmek ve odaklanmamız gerekiyor çoğu zaman.
Bu yüzden birçok insan ofiste çalışmak istemiyor(du zaten).
İyi de Gizem, başka mekânlarda da dikkat dağıtıcı unsurlar olabilir dediğini duyar gibiyim: televizyon olabilir, pijamalarla çalışıyor olabilirsin, kedin ya da köpeğin ilgi istiyor olabilir. Ya da çocuğun, eşin, annen, baban, partnerin…
Yöneticilerin çoğunluğu bu gibi sebeplerden dolayı çalışanının evden çalışmasını istemez, onları kontrol edemeyeceğini düşünür(dü).
Çalıştığını nereden bileceğim? derler. Ama bilmezler ki bunlar gönüllü, istemli rahatsız edicilerdir. Yani insan rahatsız olursa o televizyonu ya da müziği kapatır. Açmaya ya da kapamaya kişi karar verebilir. Fakat ofiste mute tuşuna basarak insanların sesini kısamazsınız.
Ofis bilgisayarlarında sosyal medyaya (Instagram, Facebook, Twitter, YouTube) erişim yasaktır; bazılarınız böyle iş yerlerinde çalışıyor olabilirsiniz. Ama çay kahve molaları, sigara molaları saatler sürebilir. Bütün bunlar size mantıklı geliyor mu(ydu) gerçekten de?
“Kuyu yapanlar suya yön verir, ok yapıcılar oku büker, marangozlar odun kütüğü büker, akıllı insanlar kendilerini tasarlar.”, Buddha
Peki biz ne zaman heyecanımızı kaybettik?
Yeni bir şey öğrenmenin, öğretmenin, gelecekte çok büyük insanlar olacağımız hayalinden ne zaman vazgeçtik?
Kimler vazgeçirdi bizi?
Ne olur yapmayın….
Ne olur vazgeçmeyin!
Hadi bu dönemi hep birlikte çok daha etkin kullanalım. (Elimizden geldiği kadar ve kendimizi mükemmel olacak diye zorlamadan.)
Yeni kararlar almak için 1 Ocak 2021’i beklememize gerek yok. Hemen bugün başlayabiliriz. Zaten 01.01.2020’de verdiğiniz karar listesine bir bakın; bakalım kaç kararınızı gerçekleştirebildiniz?
Hayat (maalesef) kontrolümüz altında değil; hiç olmadı, hiç olmayacak. Bizler bu bir hayatımızda elimizden gelen en iyi varyasyonu yaşamak istiyoruz! Ve evet, herkesin varyasyonu farklı. Ama sen bunu okuyorsan, zaten ne demek istediğimi anlıyorsun. Bul onu, tekrar, lütfen!
“Instead of wondering when your next vacation is, maybe you should set up a life you don’t need to escape from.”, Seth Godin
Ertelemeyin, canınızı çok da sıkmayın, olur mu? Değişim enerji ister. Ve kendinizi tekrar şarj edeceğinize eminim.
Sevgilerimle,
Gizem



Yorumlar