top of page
TANIŞALIM

İnsan Kendini Neden Kandırır? : Cognitive Dissonance

  • Yazarın fotoğrafı: Gizem Şahan
    Gizem Şahan
  • 12 Ara 2016
  • 4 dakikada okunur

Toplumca bitmeyen yas sürecindeyiz sanki uzun zamandır. Eski yaralarımızı saramadan yeni acılar ekleniyor ve biz bu durumda nasıl yaşamaya devam edeceğimizi sorguluyoruz.


Öncelikle hepimize geçmiş olsun.


Herkes kendi dünyasında, farklı bir şekilde yas tuttuğu için, size ne yapmanız gerektiğini veya nasıl hissetmeniz gerektiğini maalesef söyleyemem. Özellikle son 2 patlamadan kıl payı kurtulan biri olarak bunları yazabilmek, düşüncelerimi ve zihnimi toparlayabilmek benim için de çok kolay olmadı inanın.


Ama en azından kaybın yarattığı acıyı ortadan kaldıramasam da, çok ihtiyacımız olan teselliyi ve desteği birbirimize vermemiz gerektiğini düşünüyorum ve yazarak paylaşıyorum; elimden ancak bu geliyor.

"Monsters exist, but they are too few in number to be truly dangerous. More dangerous are the common men, the functionaries ready to believe and to act without asking questions.", Primo Levi

İnsanların bizi kandırmasına alıştık zaten; ama kendimizi neden ve nasıl kandırıyoruz, merak ettiniz mi?


Çözümsüz kaldığımızda, olayları kontrol edemediğimizde, kendi kendimizi avutmaktan, kandırmaktan başka çaremiz yok mu?


Var.


Aslına bakarsak çoğumuz kendimize yalanlar söyleyerek, kendimizi kandırarak hayata devam ediyoruz. Etmek de zorundayız. Ama bazen neden bunları yaptığınızı düşünüyorsanız, doğru yerdesiniz. Sorunları unutmak istiyoruz çünkü. Unutup devam etmek.


"Not the power to remember, but its very opposite, the power to forget, is a necessary condition for our existence."

Temel inançlarımız, değerlerimiz ve ideallerimizle çelişen durumlarla karşılaşırsak, rahatsızlık ve zihinsel stres yaşarız. Tutumlarımız ve davranışlarımız arasında fark varsa, bundan rahatsızlık duyarız; mutsuz oluruz ve bu mutsuzluğu gidermek üzere hareket ederiz. Yani kendi kendimizi kandırırız ve bu bizi rahatlatır.


Bilimsel olarak buna Cognitive Dissonance, yani Bilişsel Çelişki deniyor. 1957 yılında Leon Festinger tarafından geliştirilen bir teori. Bu teoriye göre, insanların çelişen davranışları ve tutumları varsa, bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için bir gerekçeye de ihtiyaçları vardır. Dışsal gerekçenin yokluğunda, kişi içsel gerekçe yaratır.


Dolara yatırım yapmış birinin, doların yükselmesi ile ülkenin durumu arasında yaşadıkları da bir nevi cognitive dissonance. Yöneticisinin iyi bir insan ama kötü bir yönetici olduğunu bilen kişi de bunu yaşıyor. Ya da burada yaşamaktan korkup yurtdışına çıkmak isteyen ama aynı zamanda burada kalmak zorunda olan da aynı şeyi yaşıyor.


Oysa o güzel beynimiz denge ister; davranışlarımız ve tutumlarımızın uyumlu olmasını ister. Bir tutarsızlık varsa, daha mutlu olmak için kendi kendimizi kandırırız. Yani kendi zihnimizi manipüle ederiz; kendimize bahaneler yaratarak yalanlar söyleriz. Çünkü beynimiz çelişkileri bertaraf etmek ister.


Bazen kendinize şunu soruyor olabilirsiniz: Ben böyle hissetmeme rağmen neden tam aksini söyledim? Neden öyle davrandım? Neden saçmalıyorum?


Festinger ve Carlsmith'in Stanford Üniversitesi'nde 1959'da yaptığı deney şöyle: Katılımcılara son derece sıkıcı bir aktivite veriliyor (duvardaki vidaları tek tek çevirmek, tahta bloklardaki çivileri sökmek gibi), bir saat sürüyor.


Deney bitiminde ekipten biri, asistanın gelmediğini söyleyip katılımcıdan, bir sonraki deneğe aktivitenin "çok enteresan" olduğunu söylemesini rica ediyor. Bunun için bazı deneklere 1 dolar, bazılarına 20 dolar veriliyor. (O zamana göre öğrenci için 1 dolar bile kıymetli.)


Katılımcı bir sonraki deneğe "çok keyifli, çok eğlenceli bir deneydi" diye yalan söylüyor. Sonra çıkışta, deneyden gerçekte ne kadar zevk aldığına dair bir anket yapılıyor.

Sonuç nedir sizce? 1 dolar alan mı daha yüksek puanlamıştır, yoksa 20 dolar alan mı?


Daha yüksek para alan diye tahmin ettiyseniz, maalesef yanlış cevap.


1 dolar alan denekseniz: önce deneyin sıkıcı olduğunu düşündünüz, sonra ilginç olduğunu söylemeniz için size az bir para verildi. Dürüst bir insan olarak tanımladığınız benliğinizle, yalan söyleme davranışınız arasındaki gerilimi nasıl çözersiniz? Deneyin gerçekte ilginç olduğu kanısına vararak. Oysa 20 dolar alan böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duymuyor: deney sıkıcıydı ve hala da sıkıcı.


Aklınız karıştı mı? Akıl bu, karışır.


İlişkilerimizde de yapıyoruz bunu. Fazla emek verdiğimiz, elde etmek için acılar çektiğimiz kişiyi idealleştirerek negatif özelliklerini görmüyoruz.


Örneğin bir kadın, uzaktan tanıdığı bir adama aşık. Ona göre adam mükemmel. Sonra bu adamın aslında yalancı, aldatan, sahtekar biri olduğunu öğreniyor. Normal şartlarda böyle biri "kötü" kabul edilir, öyle değil mi?


Fakat işin ilginç tarafı burada başlıyor. Kadın, yalancı biriyle birlikte olmak ve onu hala seviyor olmak arasında bir bilişsel çelişkiye düşüyor. "Böyle bir adamı nasıl sevebildim?" der. Peki ne yapar? Çelişkiyi ortadan kaldırmak için ilişkiyi kesmek yerine, adamın eskisinden daha iyi olduğunu düşünür. Adama olan inancı, onun kötü yönlerini sansürler.


Farkında olmadan yapar bunu; çünkü ne demiştik, beyin denge ister.


Burada sorun kadının neden hala aşık olduğu değil, adamı neden "iyi" olarak gördüğüdür. Kötü bir kişi hala sevilebilir; ama kötü olduğu bilinen bir kişi, hala iyi kabul edilebilir mi?

Eminim tanıdığınız, zeki olduğunu düşündüğünüz kişilerin bu tip durumlara düşmesini anlayamazsınız. Ama artık anlıyorsunuz :)


"Birçok insan düşündüğünü sanır; aslında yaptıkları sadece ön yargılarını yeniden düzenlemektir.", William James

Bu durumla herkesin başa çıkma metodu farklı. Bazılarımız ne kadar güç olsa da davranış değişikliğine gider: terapiye gider, destek alır, okur, anlar ve aksiyon alır. Bazıları da kendini ikna etmek için etrafında sürekli "evet" diyen insanları tutar ve kendini kandırmaya devam eder.


Bazen melankolik şarkılarda yaşıyor gibiyizdir. "Artık melankolik şarkılar dinlemeyeceğim" deriz; oysa o şarkılar bizi üzmez, derinlerde bir yerde anlaşıldığımızı hissederek tuhaf bir haz alırız. Umarım bu yazım da biraz öyle bir etki bırakmıştır. Fuzuli'nin dediği gibi: konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil.


"Bilim, bilgi ve cehaletin sınırında ilerler. Biz bilmediklerimizi itiraf etmekten korkmuyoruz; bunda utanılacak bir şey yok. Utanılacak tek şey, tüm cevapları biliyormuş gibi davranmamızdır.", Andy Weir

Hadi birlikte, beynimizi yalanlarla yıkayan kişilere inat, hayatımızı doğru, sağlıklı, bilimsel araştırmalarla, kitaplarla, insanlarla dolduralım mı?


"Never give up hope, no matter how dark things seem."


Yapabiliriz; ne kadar zor olsa da, en azından deneyelim mi?


Sevgilerimle,

Gizem

Yorumlar


bottom of page