• Gizem Sahan

Sorun BENDE değil, SENDE!



Çünkü beni anlamıyorsun.

Çünkü beni dinlemiyorsun,

Çünkü benim fikirlerimi küçümsüyorsun,

Çünkü beni motive edemiyorsun, büyüme fırsatları sunmuyorsun,

Çünkü benim kapasitemi etkili kullanamıyorsun,

Çünkü sözlerinde durmuyorsun,

Çünkü beni savunmuyorsun,

Çünkü iletişim kurmuyorsun,

Çünkü bana hak ettiğim değeri göstermiyorsun,

Çünkü yeteneklerimi geliştirmiyorsun,

Çünkü hep alıyorsun ama bana bir şey vermiyorsun,

Çünkü sevildiğime inanmıyorum,

Çünkü bana değer vermiyorsun.


Evet biraz duygusal bir liste gibi görünse de çoğumuzun hem kariyerlerinde, hem de sosyal ilişkilerinde yaşadığımız çatışmalarından bazıları bu hislerden çıkıyor.


Keşke birisi bize gerçekten her zaman için tam doğru şeyi nasıl yapacağımızı söyleyebilseydi. Harika olmaz mıydı?


Eğer uzmansak yöneticilerimizden bize yol göstermesini istiyoruz. Orta seviye ya da yeni yönetici olmuş olan kişiler şimdiye kadar kendi yöneticilerinden mentorluk almadığı için bu durum aynen şuna benziyor: Kötü bir ebeveyn figürüne sahip olan kişinin, kendi ebeveyn olduğunda aynı hataları tekrarlaması, hatta ne yapacağını bilmemesi. Daha farkında olduğu için de kendini yetersiz hissederek.


Evet maalesef bu durum böyle. Bu dönemde erkek danışanlarımın sayısı arttı, zaten genelliklşe %60-%40 gibi olan oranım %50-%50 ye yakınsıyor ve bu harika bir şey. 5 sene boyunca elde etmek istediğim başarı erkeklerin kendilerini samimi bir şekilde anlatarak performanslarını iyileştirmek için destek istemeleri. Çünkü mühendis olarak erkekler arasında büyümüş biriyim ve en çok onların ihtiyaç duyduklarını biliyorum (kabul edemeseler de:)



Olay erkek kadın, eşitlik değil ama denge bence. Bazı şeyler dengesiz olduğunda beni sorgulamaya itiyor çünkü. Atölye ve seminerlere katılımın %90 ının kadınlar olması hem hoşuma gidiyor hem de beni biraz endişelendiriyor. Ebeveyn olarak o çocuğu birlikte büyüteceksiniz, kurumlarda erkeklerle çalışacaksınız, yöneteceksiniz, yönetileceksiniz, ilişki kuracaksınız. Tabii bu başka bir yazının konusu çünkü sebepleri az çok anlamaya çalışıyorum. Şaşırmıyorum.


Aslında 1738'de Hollandalı bilge Daniel Bernoulli bize bu hediyeyi verdi. Belki bu ismi matematik derslerinden hatırlıyorsundur. Hatırlayamadın mı?


Peki şu denklemi?






Herhangi bir eylemimizin beklenen değeri, yani elde edeceğimize inandığımız getiri, iki basit şeyin çarpımıdır: Bu eylemin bize bir kazanç fırsatı yaratma olasılığı ve bu kazancın bizim için değeri. Yani aslında bu iki şeyi tahmin edip çarpabilirsek, her zaman nasıl davranmamız gerektiğini kesin olarak bilebiliriz.


Yani özetle daha hızlı ve etkili karar verebiliriz.


Fakat karar verebilme yeteneği herkes için aynı değil. Kararsız çoğunluk giderek artıyor. Çünkü data fazlalaşıyor ve bizler 'seçim paradoksu' dediğimiz şeyin içine çekiliyoruz. Aklımıza çabuk gelmeyen ihtimalleri de çok umursamıyoruz. Şirketler de bu durumda, hep çok yetenekli kişilerle çalışmak istiyor ama o yetenekleri ellerinde tutma stratejisi geliştirmiyor. Neden? Çünkü kriz var, çünkü insanlar çaresiz. Öyle mi? Değil.


Ne demişti Darwin: “Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan.”

Darwinden sonra, Fast Company magazin dergisi de adaptasyonu 21. yüzyılda, gelişmek için en önemli tek beceri olarak tanımladı.


Adaptasyonun önündeki en büyük engellerden biri kararsızlık diğeri de erteleme.


Doğa'nın bizim için tasarlamadığı bir dünya içerisinde nasıl düşünmeliyiz? Biz bu gezedendeki, kendi kaderini elinde tutan tek türüz. Bizi avlayan bir yırtıcı yok, fiziksel çevremizin efendisiyiz; canlı türlerini normalde yok edebilecek tehditler, bizim için tehlike olmaktan çıktı. Tek şey, bizi yok edebilecek tek şey, kendi kararlarımız. Çünkü gelecekte çekeceğimiz acıları fazlaca küçümseyip şimdiki zevklerimizi gözümüzde fazla büyütüyoruz.



Kendini anlamaya çalışmadan önce belki de tanıman gerekiyordur. Çünkü ne aradığını bilmiyorsan, onu asla bulamazsın. Bir de şu var ki, kimse bunu bizim için yapmayacak. Bizim bu konu üzerinde çalışmaya ihtiyacımız var.

Sapere aude (Latince: "Bilmeye cesaret et!") İlk defa Horatius tarafından Epistles 2. şiirinde kullanılan Latince deyiş.

Üniversitelerde neden yeteneklerini keşfetmek, tutku, amaç ve kariyer üzerine bir bölüm yok? Neden böyle seçmeli dersler yok, hala anlayamıyorum. Yani akşam arkadaşlarınla nerede buluşacağına, hangi telefonu alacağına karar verirken harcadığın zaman çalışacağın bölümü seçerken harcadığından daha fazla.


Peki deneyimlerimiz? Hepimizin deneyimleri var. Her gün her dakika bir şeyler farkediyoruz sevdiğimiz, nefret ettiğimiz, iyi olduğumuz, kötü olduğumuz şeyleri. Eğer bu konuya önem vermezsek ve öğrenmeye ve öğrendiklerimizi uygulamaya odaklanmazsak, hiçbir işe yaramaz. “O ne yapıyor, ben de onun gibi olmalıyım" diyorsun. Neden böyle diyorsun? Hatırlıyor musun ilkokuldayken teneffüs zili vardı. O sesi duyduğun zamanki hislerini hatırlıyor musun? Kendine böyle uyarıcı alarmlar koy gün içinde, kendini uyandır!


Size günde 10 kere çalan elektronik çağrı cihazları versem ve her çaldığında ne yaptığını, ne hissettiğini, nerede olduğunu, ne düşündüğünü söylesen, ne sonuç alırdınız? Aslında o an deneyimlediğin sorunların miktarı ve o anda sahip olduğun becerilerinin miktarını ölçsek birlikte?

Paracelsus’ un ünlü deyişinde belirttiği gibi: ”Her şey zehirdir… Mühim olan dozdur!” 

Kontrol aslında o kadar da kötü bir şey değil, çünkü kontrol edebildiğin koşullar altında kendimizi rahat hissederiz ama çok heyecanlı değil. Meydan okuma ve risk yoktur çünkü. Rahatlarsın. Sonra duyarsızlaşma gelir. Bir şey yapıyormuş gibi hissetmezsin, yeteneklerini kullanmazsın, meydan okuma yoktur. Ne yazık ki, birçok insanın deneyimi duyarsızlıkta. Mesela televizyon izlemek, tuvalette olmak, oturmak.


Hiç kendini özellikle Pazar akşamları, tam güneş batmaya başladığında, hayallerin ve gerçeklikler arasında sıkışmış hissettin mi? Ben hissettim.



Hayatlarımız kariyer krizleriyle bölünüyor mu? Hayatımız hakkında, kariyerimiz hakkında belki de ne istemediğimizi bilmediğimiz zamanlardan geçiyoruz. Bu durum ivmelenerek artıyor mu?


Ne iş yaptığımız bizi tanımlar hale mi geldi artık? Biriyle tanışır tanışmaz o 100 puanlık soru gelir: “Ne yapıyorsun?” “Nerede çalışıyorsun?” Ve bu soruya verdiğin cevaba göre insanlar hemen sizi kafalarında puanlamaya başlar bile. Ve belki de bu durum bizim kariyerlerimize neden bu kadar önem verdiğimizi açıklıyordur.


İnsanları, ailemizi, ilişkimizi, sağlığımızı mı önemsiyoruz, yoksa başarı, title, maaş gibi şeyleri mi? Bu kararları vermemiz gerekiyor, böylece ruhumuzu, zekamızı, becerilerimizi ve en önemlisi zamanımızı, neden olduğunu bile bilmediğimiz şey için kiralamamayı seçebilelim.


Peki istediğimiz maddi şeyler mi yoksa ödül ve takdir mi? İnsanların beklentisi çok yüksekte ve bu durum seni endişeye mi sürüklüyor? Herkes herşeyi yapabilir mi gerçekten de? Peki herkes yükselmek isterse? O şirkette herkes yönetici mi olacak? Nasıl işliyor bu sistem?


Ama unuttuğumuz bir şey var, hak eden daima yükselmiyor. Başarısızlıktan korkuyoruz. Sadece mal varlığımızı, maaşımızı, statümüzü kaybetmekten değil, asıl başkarı bizi yargılayacak ve bizimle alay edecek diye de korkuyoruz. Ve insanlar acımasızdır. Alay ederler. Peki başarılı biri nasıl olur? Hemen arkanda oldukça başarılı biri var desem onu nasıl tasvir edersin? Çok zengin? Ünlü?


Okurken değil de çalışırken daha çok kıskanıyoruz sanki birbirimizi, seninle aynı okuldan mezun, aynı işi yapan biri senden önce terfi alıyorsa canın sıkılıyor, moralin bozuluyor. Hatta senden sonra şirkete giren biri senden önce terfi alırsa da yaşanıyor bu. Ama herkesi kıskanmıyorsun, bazılarını daha çok kıskanıyorsun değil mi? Hatta adına kıskanmak da diyemiyorsun, öylece içinde patlıyor.


Bu yüzden metafizik öğelere daha fazla önem verilmeye başlandı günümüzde, ya da spiritüel. Hem akıl çağını, hem de akıldışılığı yaşıyoruz aynı anda. Çünkü benim başıma gelen talihsiz şeyler benim suçum olmamalı. Ben ezik değilim. Başka bir açıklaması olmalı. Tabii ki merkür retrosundan. (!)


Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir. - Tolstoy

Hayat çoğu zaman raslantısaldır. Ama aslında bizler rasgele yaşıyoruz, herşeyde bir anlam aramak ne kadar doğru? Başarıları sahiplenip, başarısızlıkları sahiplenmemek iki yüzlülük değil mi sence de?


Başarılı bir şekilde yaşamaya dair düşüncelerimiz bile bize ait değil. Babamızdan, annemizden, arkadaşlarımızdan, televizyondan, reklamlardan, sosyal medyadan sürekli bombardıman altında bilinçaltımız. Ve bizler kendi başarımızın tanımını yapamıyoruz. Oysa ki her birimizin kendine ait tanımları olmalı, ve bunu düşünmeye hemen başlamalıyız. Kendi fikirlerimize, başarılarımıza, tutkularımıza ve yeteneklerimize odaklanmalıyız, onların gerçek sahibinin biz olduğundan emin olmalıyız.


“İnsanlara istedikleri herşeyi yapabileceklerini söyleyen bir toplumla, düşük özgüven arasında gerçek bir ilişki vardır. Başkasıyla kendinizi ilişkilendiremezseniz, onu kıskanmazsınız. İstediğini elde edememek yeterince kötüdür. Ancak daha da kötüsü, istediğinizin ne olduğuna dair bir fikriniz olmamasıdır.” - A. D Botton

Artık idollerimiz, kahramanlarımız insan. Eskisi gibi sürreal mitolojik unsurlar değil. İnsanlar. Ve bu durum da bizi endişeye ve kıyaslamaya sürüklüyor. Bu yüzden insanlardan kaçıp doğaya dönmeyi arzuluyoruz. İnsanlarla dolu şehirlerden kaçmak. Rekabetten, dramadan, kıskançlıktan, öfkeden kaçmak…Oysa ki kaçmak değil, seçmek önemli ve çatışmaları yönetebilmek.



Maslow'un yıllar önce söylediği "Eger elinizdeki tek alet çekiç ise, herşey çivi gibi görünmeye başlar" Belki de artık daha büyük bir alet kutusuna geçme zamanı geldi, değil mi? Belki de artık sadece kolayca ölçebildigimiz, elle tutulur şeyleri ölçmeye yarayan aletleri değil fakat gerçekten hayatta deger verdigimiz şeyleri ölçen elle tutulamayan şeyleri ölçen bir alet çantasına geçme zamanı geldi.


Geçmek istediğinde görüşmek dileğiyle,


Savaş Sanatı Üstadı Lao Tzu’nun da söylediği gibi;

“İlk davranmaktansa bekleyip izlemek daha iyidir. Bir adım ilerlemektense iki adım geri çekilmek daha iyidir. Bunun adı ilerlemeden ileri gitmektir, İki büyük güç karşı karşıya geldiğinde, Zafer yol vermeyi bilenin olacaktır.”

Sevgiler,

Gizem


PS: O alet çantasına daha fazla alet ve renk katmak isteyenleri de 3 Ağustos’ta atölyeme bekliyorum. Ya da kariyer konusunda profesyonel desteğe ihtiyaç duyuyorsanız hemen iletişime geçebilirsiniz, geç olmadan:)

Kültür Mahallesi No:18, Etiler - İSTANBUL

05447613082

gizemsahan@gizemsahan.com

 

this web site (www.gizemsahan.com)  is proudly designed by ©gizem şahan 2014 - 2020 all rights reserved