• Gizem Sahan

2019'dan Öğrendiklerim..


Yağmurlu bir İstanbul sabahından yazıyorum bunları. Hava puslu ve gri ve ben bu havaları seviyorum. Önceleri hiç sevmezdim itiraf edeyim ama yaştan mıdır yaşanmışlıklardan mı evde oturmama bahane ürettiği için bile olabilir.


2019 u geride bırakıyoruz, ben baya fazla şeyi geride bırakıyormuşum gibi geliyor. 18 senelik eski evimi geride bıraktım..İnsanlık için küçük, benim için çoook büyük adım. İnsanın bazı şeyleri, özellikle evini ve orada yaşadığı anıları geride bırakabilmesi hiç kolay olmuyormuş.


Yeni evle birlikte gelen umutların yeşermesi için yatırım yapması ve alışması da. Çünkü insan ona iyi gelmediğini bilse de bazı şeylere alışıyor. En ufak bir ses çıtırdısını tanıyor. Sokaktan geçen bozacının ve muslukçunun sesini, apartman kapısının nasıl gürültülü kapandığını bilmesi ve tanıdık gelmesi gibi.


Tanıdık gelme hissi bize rahatlık veren bir histir ve bu hoşumuza gider. Yeni biriyle tanıştığımızda da olur ya hani, sanki yıllardır tanışmış gibi hissedersiniz ve içiniz ısınır. Ama bize tanıdık ve konforlu gelen şeyler bazen bizim için iyi şeyler olmayabilir. 2019'da bunu çokça deneyimledim:)


Geçen gün instagramda bir anket yaptım, dedim ki 2019'da neleri geride bırakmak isterdiniz?


Gelen cevaplar şöyle:


- aşırı sıkılmayı

- hata yapmaktan korkmayı ve hiç bir konuda risk alamamayı

- 1 koca yıl geçti hala kendi işimi yapayım deyip karar verememeyi

- tüm hayatımı işe odaklamayı

- başardıklarımı önemsiz görmeyi ve olduklarından daha azını yansıtmayı

- kontrol edemeyeceğim şeyleri kontrol etmeye çalışmayı

- harekete geçmekten ziyade düşünmeyi

- kendi değer yargılarıma göre yaşamamayı

- kronik hatam: Ertelemeyi!

- insanların kendimi değersiz hissettirmelerine izin vermesini

- mükemmeliyetçiliği

- seyirci kalmayı, harekete geçmeye korkmayı

- bana zarar veren niteliksiz insanları hayatımdan çıkarmamayı

- 'ben beceremem'in arkasına sığınıp yeni şeyleri deneyimleme fırsatlarını kaçırmayı

- iş görüşmesinde sorulan soruya çok aptalca cevap verdim bunu hala hatırlarım ve kendime kızmayı geride bırakmak isterdim.


Cevaplar çok samimi ve dürüsttü. Çoğu size de tanıdık gelecektir belki. Hatalarımızı konuşmanın iyileştirici bir yanı vardır. İçimizden çıkıp biriyle paylaşmak ve yargılanmamak! Harika bir his, harika bir rahatlama değil mi?


Benim hatam ise Kedime Pusi ismi koymak. Geçende yeni evden de kaçtı kaşla göz arasında bir anda. Ve sokakta 3 saat Pusi, Pusi diye bağırmak zorunda kaldım. Öhöm efendim Pusinin argodaki anlamını biliyorum ve farkındayım erkek kediye bu isim konur mu diye dalga geçen arkadaşlarım oldu. Ama Pusi Latince'de erkek çocuk, erkek anlamına geliyor (muş) Tamam itiraf edeyim bunu ben de ismini koyarken bilmiyordum yanlışlıkla pisi yerine pusi diyince şaşırarak baktı, sonra adı da öyle kaldı:)


Ama bir canı sokaktan kurtarmak yaptığım en güzel ama en zor olan şeylerden biriydi.

Şu an bu kararıma ve onun varlığına minnettarım. 2019 onun varlığıyla hem zor hem de keyifli oldu.


Ve bu da beni diğer bir konuya getirdi. Size bir itirafım var. (Kendime de)

Biliyorsunuz bir dönem İzmir'e yerleştim geçtiğimiz sene. İstanbul'dan İzmir'e kaçanlar klişesinin bir parçası olmak için değil. Büyük bir firmada (ismini vermeyeyim ama siz anlayın:) 4 proje tamamladım. Geri Bildirim, Liderlik Gelişim, Koçluk ve Tersine Mentörlük üzerine. İstanbul - İzmir arasındaki git-geller zorlayınca dedim ki, neden olmasın, hem kurumsaldayken hayalimdi İzmir'e ailemin olduğu şehre geri dönmek. Bostanlı'dan sahilde ev tuttum sabah yürüyüşleri, sağlıklı yaşam, deniz havası...Mis gibi!


Değil mi?


Değil.


Ben İzmir'de doğmuş biri olarak İzmir'e alışamadım 20 sene İstanbul'da yaşadığım için sanırım. Bir garip geldi bana oranın aşırı rahatlığı. Sanki zaman kaybediyormuşum gibi bir his..İnsanların rahatlığı ve zamansız yaşamalarına adapte olduğumu söyleyemem. Adapte olmak için TedxBostanlı lisansını bile aldım, madem yaşıyorum bulunduğum yeri geliştirmeliyim düşüncesi ve isteğiyle.


Ama ne yaparsam yapayım benim alıştığım çevre ve İzmir'de yaşayan insanlar arasında farklılıklar vardı ve koşarak İstanbul'a geri döndüm. Ben seviyorum bu kaotik şehri. Tüm üniversitelerin en zeki insanlarının yaşadığı bir kozmopolitlik. Sanat dolu, üretkenlik ve aynı zamanda dert dolu bir şehir. Barda ya da cafede yan masadakilerle en son okuduğunuz kitap ya da filmi, ya da felsefi / psikolojik tartışmalar yapabildiğiniz değişik bir yer burası. Ayrıca muhitimi de seviyordum. Ki onu da değiştirmiş oldum Teşvikiye'den Etiler'e transfer oldum. İyi ki de olmuşum ama hala alışmaya çalışıyorum. Ben mahalle bakkalına alışmışım, burada bakkal yerine Akmerkez'e gitmek durumunda kaldığım çok oluyor ki alışveriş merkezlerinden hiç hazzetmem (first world problems)


Evet itiraf ediyorum bu sene bende duygusal olarak da çok şey değişti. İçimdeki duyguları önceden yazarak ifade edip kanal açıyordum ama artık buna bir de resim eklendi. Renklerin büyülü dünyasıyla tanıştıktan sonra zihnimdeki gelişim ve rahatlama o kadar etkiliydi ki bunu araştırmaya karar verdim ve bununla ilgili Artful Thinking yani Sanat yoluyla kritik düşünme eğitimleri aldım. Ve atölyelerimde insanlara anlatmaya başladım. Bir şey yaratmanın güzelliği ve enerjisi çoğu problemimi çözmeme yardımcı oldu. Zihnim daha etkin ve verimli çalışmaya başladı, dünyayı ve etrafımı farklı bir perspektiften de görmeme yardımcı oldu.


Yanlış anlamayın ben ilkokuldan beri sayısal ağırlıklı okudum. Biyoloji aşığı ve genetik mühendisi olmak isteyen bir çocuktum bu yüzden Fen Lisesine gittim ve Tübitak olimpiyatlarına katıldım. Tabii makus kader beni İTÜ İşletme Mühendisliği'ne götürdüyse de orada da psikoloji ve insan davranışlarına olan ilgim beni şu an bulunduğum konuma getirdi. İyi ki gitmişim, hala görüştüğüm çok zeki hem de çok kırılgan muhteşem dostlarım onun sayesinde var.


İlkokulda resim yapamayan, 37 yaşında 'benim en yeteneksiz olduğum şey resim' diyen biri olarak söylüyorum. Değilmiş. Kendimize dair ne yanlış, ne limitleyen inançlarımız var. Kendinize dair sizi gerileten inançlarınıza son vermek istiyorsanız kaynak yaratacakmışsınız.


Kaynak.


Başka türlü olmuyor. Ben o boyaları ve fırçaları almasaydım ve ilk ay her gün başına oturmasaydım yine yarım kalan heveslerden biri olacaktı eminim.


Ben bir zamanlar öyleydim, bilmiyorum siz de öyle misiniz? Her şeyi yapmak isteyen, büyük düşleri olan ama hiç bir şey yapmayan. Yapamayan. Çünkü herşeyi yapmak isteyince insan erteleyerek hiç bir şey yapmıyor.


Bunun çözümü biraz iç disiplin, biraz önceliklendirme ve biraz fedakârlık. Yani bir nevi tradeoff. 'Gerçekleştirmek istediğin hayallerin için bugün nelerden vazgeçmeye hazırsın?' durumu biraz da. Oysa ki günümüzde hiçbir bedel ödemeden her şeyi kolaylıkla almak istiyoruz. Bir anda kilometrelerce zıplamak, bir anda ünlü ve başarılı olmak, bir anda hayalimizdeki aşkı bulmak, bir anda özgür olmak, bir anda işi bırakıp dünyayı gezmek istiyoruz. Bunun rasyonel ya da mümkün olup olmadığını sorgulamadan. İstiyoruz. Hep haz duymak.


Ama acı çekmek istemiyoruz. Size bir sır vereyim bu pek de mümkün değil. İlla ki bizlerin bunun için bir trade off u var sadece siz neyi neden vereceğinizden emin değilsinizdir, o kadar.


Bu da beni bir diğer maddeye getiriyor kontrol ve mükemmeliyetçilik. Bu sene kontrolümün elimden alındığı çok şey yaşadım ve itiraf etmem gerekiyor ki bunun benim için bu kadar önemli bir yeri olduğunu fark etmemiştim. Özellikle son 5 senedir birlikte çalıştığım kişileri kendim seçtiğim için, başka bir kurumsal firma projesindeki yöneticilerden bazıları inanın benim hedef kitlemle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Ben dürüst, güven duyan, samimi, açık fikirli, zeki ve farklı ama özlerinde çok çok iyi olan kişilerle çalışmayı tercih ediyorum kendi işimde.


Fakat bunun tersi karakterde kötücül ve narsisistik ve hatta manipülatif insanlarla karşılaştım danışmanlık sürecimde. Şimdi etik olarak kimseyi zan altında bırakmadan bu kişilerle nasıl başa çıktığımı da naçizane paylaşmak isterim.


Genelde kadınlara 'bossy' yani kontrol manyağı ya da patronculuk taslayan gibi etiketler yapıştırılıyor ya da 'zor' bir kadın. Oysa ki ben sadece güçlüydüm ve bunu biliyordum. Size kendinizi olduğunuzdan daha güçsüz hissettiren her şeyde uyanın ve etrafınıza bakın. Şunu kendinize sorun 'Pardon ama ben neden buradayım? Neden bunu seçiyorum?'


Bu kişiler kendinizi güçsüz hissettirmek isterler, sizi daha iyi kontrol (pardon manipüle) edebilmek için. Siz güçten ne kadar düşerseniz o kadar iyidir çünkü sizi etkileme şanslarını arttırırsınız. Değişik taktikleri vardır, sizinle arkadaş olmaya çalışabilir, sizden uzak durabilir ya da tartışmaya çekip küçümseyebilirler.


Onlar sizin EQ yani duygusal zekanızda nelerin kırılgan olduğunu bilen radarlara sahiptirler. Ve siz onların çekimine kapıldığınızda çoktan bu kırılgan yerlerinizin tespitini yapmışlardır bile. Ve bu noktalara basarlar. İşlerine gelen sonucu yaratmak için, kendilerine fayda sağlamak için, güç sahibi olmak için ya da canları istediği için. Daha da kötüsü sadece eğlence olsun diye. Sizi istemediğiniz tartışmalara sokarlar.


Çok sevdiğim bir söz var 'İdiotlarla asla kavga etme, seni kendi seviyelerine çekerler ve o seviyedeki tecrübeleriyle seni alt ederler.' der.


Aynen o hesap.


Ve siz bu kavgadan yaralı çıkarsınız. İncinmiş çıkarsınız. Güç kaybetmiş çıkarsınız. Çünkü enerji vampirleriyle aynı odadaysanız, aynı havayı soluyorsanız kendinizi korumayı bilmezseniz onlar sizin enerjinizle beslenir ve sizi güçsüz kılarlar.

Ben bu sene o odadan çıkmayı öğrendim. Normalde eskiden olsa hayır ben daha güçlüyüm diye anlamsız bir yarışa sokardım kendimi. Şimdi bir narsistik kişilik gördüğümde onları terapiye yönlendirmeye çalışırım. (ki kendileri terapiyi reddederler ama onlara maruz kalan kişiler terapiye giderler)


Ben de herkesi kurtaramayacağımı ya da herkese yardım edemeyeceğimi bilecek yaşta olduğumdan, kendimi korumak adına o odayı terk etmeyi öğrendim. Bu pes etmek ya da yenilmek değildir. Sizin enerjiniz ve yaşam sevinciniz, umutlarınız o anlamsız yarıştan çok daha önemli ve ileride sizin için anlamlı şeyleri yapmak için o enerjinize ihtiyacınız olacak. Boşuna zaman kaybetmeyin derim.


Kontrol diyorduk değil mi? Yeni eve taşındığımı söylemiştim. Mesela benim sabrımı ve kontrolümü en çok test eden olay geçende yaşandı. İnternetten ankastre 3lü set almıştım. Çok özendiğim bir şeydi ama mutfaklarım hep küçük olduğundan dolayı hiç alamamıştım. Hem de rustik falan böyle baya tasarım bir şey seçtim. Heyecanla gelmesini bekliyorum. 1 hafta geçti yok, 10 gün geçti yok. PTT kargo sağolsun(!) davlumbaz ve ocağı getirdi, fırın ortada yok. Garantiyi de başlatamıyorum bu şekilde. Heryeri arıyorum, elimden bir şey gelmiyor BEKLEMEKten başka. Ve ne yalan söyleyeyim ben beklemeyi pek sevmem.


Sonra 24 günün sonunda fırın geldi. Tablo şu: kargonun ahı gitmiş vahı kalmış,ezilmiş, üzerinde kuş pislikleri, kargocuya yalvaran gözle bakıyorum cevabı bilmeme rağmen ona inanmak istiyorum ve soruyorum: 'hasarı var mı?' o da 'yok ben baktım' diyor. İç sesimle sezgilerimi dinlemeyerek inanmak istiyorum bir umutla alıyorum kargoyu ve o gidiyor. Ve sonradan farkediyorum ki yerler cam kırıkları dolu. Ve evet kargonun içinden dökülüyor. Fırın camı patlamış...


Sonrası bildiğiniz ama bilmek istemeyeceğiniz bir süreç geri iade etme çabaları vs. Sonra yılmıyorum ve bir set daha sipariş veriyorum farklı bir tedarikçiden...Bunları yaparken hayalini kurduğum şey arkadaşlarımı ve sevdiklerimi eve davet edip onlara güzel bir sofra hazırlamak. O kadar naifim işte. Ama o da beklendiği gibi olmuyor ve bu satırları yazarken az önce ankastre modülünün kurulumunu yaptım hala servis bekliyorum:)


(update: servis geldi kurulumu yaptı inanamıyorum ama sanırım 1,5 ay sonunda başardım, çok güzel oldu:)


Bunları neden anlatıyorum size?


Bu hayatta en çok değer verdiğim şeylerden biri sahiciliktir diğeri de samimiyet. Birçok kişi iyi ya da güçlü ya da ne bileyim sevilmek istediği için, ya da kaybetme korkusuyla ilk vazgeçtiği değerdir sahicilik. Rol yapmaya, maskeler takmaya başlarız karşımızdakiler bizi daha çok sevsin diye.


Ya da tam tersi daha da katı biri gibi görünmeyi seçeriz yine kırılmamak ya da incinmemek için, içimizdeki o sevgiye ve muhtaç yumuşak tarafımızı görmesinler diye tiran gibi eseriz. Aldatılmamak için kendimizi aldatırız, terkedilmemek için terkederiz. Kıskandığımız halde 'relax' gibi görünürüz bize kezban ya da ergen yaftası yamamasınlar diye. (Sakın buna izin vermeyin olur mu? Başkasının sizi tanımlamasına ihtiyacınız yok, siz kendinizi biliyorsanız, bilin ve değerlerinize sahip çıkın)


Peki Gizem bu hayatta sahici olmak mümkün müdür?


Evet mümkündür.


Kalbinizi ve güvensizliklerinizi, acınızı açtığınızda bundan yararlanmayan, aleyhinizde kullanmayan, size şefkat gösteren kişiler vardır. Ve hayır bunlar her zaman aileniz değildir. Bazen bizim en sevdiklerimizi bizi daha çok yaralar ötekilerden. Ama bu kişileri lütfen bulun, onları yakınınızda tutun. Ben bu sene arkadaşlarıma çok ilgi gösteremedim ama bunu hemen yılın son günü telafi etmeye başlamaya karar verdim. Bakalım bugün bu eve 14 kişi nasıl sığacak:)


Neyse konudan sapmayayım ne diyordum evet 2019...Bu sene çok şey okuduğum bir sene olmadı diğer senelerin aksine. Daha çok yaşadığım ve deneyimlediğim bir yıl oldu. Bu sene de kitabımı bitiremedim. Ama artık kitabımı yazamadım demiyorum çünkü o kitap yazılıyor ama bitemiyor. Çoğu hikayemiz gibi.


Ben de üstüme çok gelmiyorum (canım kendim) Disiplinle yazmaya çalışıyorum ama içime sinmediyse de zorlayarak 'herkes seni sevemez sen pizza değilsin' gibi cümleler kurup ağaçları boşuna israf etmektense, zamana bırakıyorum. Ama 2020'de bu böyle olmayacak daha çok çabalayacağım, söz! Çünkü anlatmaya çalıştığım şeye derinden çok bağlıyım ve birçok kişiye dokunacağını ümit ediyorum.


2020'ye Notlar...


Şimdi samimiyetle yazdığım bu satırları son bir anektodla tamamlamak isterim. Az önce çok sevgili Evrim Kuran'dan öğrendiğim Kemal Sayar'ın tabiriyle 'çiçek diriltici'leriniz çok olsun. Anlamı şuymuş 'İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var. Size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. Onlar bu çağın soyluları, çiçek dirilticileridir.'



Daha çok doğaya dön, gökyüzünü izle, ertelediğin şeylerin listesini yap ve bunları neden ertelediğini kendine sor. Yapmak mı istemiyorsun yoksa korkuyor musun? Zor mu geliyor? Zor geliyorsa nasıl kolaylaşır araştır.


Arkadaşlarını evine davet et, onlara güzel leziz tadlar yarat, sıcacık bir muhabbet olsun. Yeni evine çok özendin biliyorum onu güzelleştirmeye devam et olur mu? Bitki bahçesine çevirdin onlara da çok iyi bak, çam ağaçlarını bahçeye dik zamanı gelince. Köklensinler, büyüsünler. Evine de iyi bak, orası senin yuvan, sade ve düzenli ol.


Ke(n)dine iyi bak, o sana bağımlı, ama ona baktığın kadar kendine de iyi bak. Somon yağı ona alıyorsan, kendine de bol vitaminli sağlıklı yiyecekler al. Veterinere zamanında götür, tırnaklarını az kestir o artık doğada, onun vahşi doğasını kabul et. El -Myra gibi sıkıştırma çok sevmiyor.


Hareket et. Yani sadece zihinde yaşayamaz insan, daha doğrusu o teknolojide değiliz 2020 de bedenine ihtiyacın olacak ona iyi baktığından emin ol. Unutma, evren hareketi alkışlar.


Paylaş. Okuduklarını, sana anlamlı gelen ve hoşuna giden şeyleri, güzellikleri ve aynı zamanda problemleri de. Tüm çözümlere sahip değilsin, o yüzden sor, araştır bir google değilsin. (aynı pizza değilsin metaforu gibi oldu pardon:)


Bol bol resim yap, yeni teknikler geliştir.


Kitabını da bitir çok insana iyi gelecek, sadece sana değil, unutma bir misyonun var.


Aldığın ama okumadığın kitaplar gözünün önünde dursun, aylık hedef koy kendine ve onları tatlı bir okuma yeri yaparak orada keyifle oku.


Netflix...Biraz kendini sınırla, her yeni heyecanlı gelen şeyi izlemek zorunda değilsin. Yapman gerekenleri yaptıktan sonra ödül olarak izle.


İlham al. İlham almak güzeldir, biliyorum kendin ilham vermek istiyorsun ama almadan verilemez bunu hiç unutma. O kadar reservin yok, hep reservlerini ve kaynaklarını çoğalt.


Bir insan aklına geliyorsa ona hemen yaz, güzel bir şeyler söyle onun hakkında, değer ver. Değerli hissettir.


Bu sene yurtdışından çok danışanın oldu. Ve bu çok güzel bir şey. Hem anadilimde hem de onun anadilinde konuşup bir şeyleri çözebilmek. Belki kendine bir yabancı dil daha eklersin, Almancanı geliştir, en sevdiğin yazarları kendi dillerinde okumak istemiştin. Bunu unutma.


Kendine seyahat planı yap. Hem yurtiçinde hem de yurtdışında.


Her ay yeni bir cafeye ya da pub a git, orada değişikliğin ve tanıdık olmamasının keyfini çıkar. İstanbul'dasın ve herkes yurtdışına gidiyor diye hayıflanma. Olduğun yeri güzelleştir, elindekinin kıymetini bil, onun başka yönlerini görmeye çalış.


Daha çok yazı yaz, seni takip edenlerle daha samimi bir sohbet geliştir. Onları besle, sen de beslen.


Çiçek dirilticisi olmaktan asla ama asla vazgeçme. Bir yeteneğin var, bunu biliyorsun. yeteneklerini geliştir. Daha çok insana iyi gelmeye çalış. Zaman ve kaynak yarat. farklı projeler, oluşumlar tasarla.


Ve sevmekten vazgeçme. Bitkiyi, bir hayvanı, bir kitabı, güzel bir kahveyi, bir insanı ama en önemlisi kendini. Kendine şevkat göstermeyi aman ha unutma.

'Sakin bir ev, kendi yetiştirdiğimiz çiçekler, ilham verecek kitaplar, sevilmeye değer bir kaç arkadaş, güven, ümit ve sevgi dolu bir yürek. Dünyanın bütün zevklerinden daha değerlidir.' Joseph H. Doodson

Eveet sevgili dostlar, bir senenin daha sonuna geldik. Bugün çok iyi hissediyorum diğer senelerin aksine:)


Sizlerle paylaşmak bile inanın çok iyi geldi! Umarım 2020 hepimize bize artık hizmet etmeyen, bize kötü gelen ne varsa da götürür ve ne istiyorsak onları getirir.

Hepimize şimdiden iyi seneler dilerim, her şey gönlünüzce olsun:)


Görüşmek üzere,


Sevgilerimle,

Gizem




0 görüntüleme

Kültür Mahallesi No:18, Etiler - İSTANBUL

05447613082

gizemsahan@gizemsahan.com

 

this web site (www.gizemsahan.com)  is proudly designed by ©gizem şahan 2014 - 2020 all rights reserved