• Gizem Sahan

Derdin Ne?



Merhabalar, nasılsınız?

Araya uzun zaman girdi farkındayım. Mesajlarınız ve mailleriniz için çok teşekkür ederim. Ben de artık zamanı geldi diye düşündüm. İtiraf edeyim, yazmaktan değil de paylaşmaktan bir süredir uzak duruyordum. Oysa ki benim en önemli mottom, bu yola çıktığım zaman PAYLAŞ’tı. Peki ne oldu?

Paylaşacak doğru ve etkili bir platform bulamadığımı ve bu yüzden de anlaşılamayacağımı düşündüm sanırım. Bir süredir İstanbul’dan ayrı, İzmir’de bir proje üzerinde çalıştığım için de olabilir. Biraz yalnızlaştırmış da olabilir bu durum beni ama bu zamanlarda yazmak bir şeyleri değiştirebilir mi? Gerçekten da faydalı oluyor mu? gibi sorgulamalara da girmiş olabilirim:)

İnanın her insan hayatının bir döneminde önceliklerini gözden geçiriyor ve buna uygun davranıyor. Ben biraz fazla çalıştım sanırım. Şimdi bu çalışmaları özümseme ve yansıtma zamanı, ve karşınızdayım. Söz, bir daha bu kadar ayrı kalmamaya önem ve özen göstereceğim, sizin için bir anlamı varsa.

Biraz uzun oldu farkındayım ama hadi başlayalım:)


Hepimizin sığındığı bir kabuğu var, bizi dış çevreye karşı koruyan bir kabuk bu. Bazen çok parlak, bazen çok sert bazen de çok güçlü görünen bir kabuk. Ve bizi korumasına rağmen çoğu zaman da bizi engelleyen bir kabuk bu psikolojik ve sosyal olarak.

Ne demek mi istiyorum? Biyolojik olarak hamam böcekleri bizden milyonlarca yıl daha eski bir tür olmasına rağmen biz evrildik ve onlar hala böcek. Neden? Sinir sistemleri gelişmediği, beyinleri evrilmediği için. Bunun sebebi ne? Kitinden yapılmış kabukları. O kabuk onların uzuuun uzun zaman yaşamasını sağladı fakat onları o küçük boyutta tuttu ve bu kabuk sebebiyle beyinleri büyüyemedi.

İşte bunun psikolojik olan versiyonunu da biz insanlar kendi kendimize yapıyoruz. Psikolojik olarak korkularımız, kaygılarımız, acıdan kaçma eylemimiz var. Bizi engelliyor. Kendimizi engelliyoruz.


Bugün içinde yaşadığımız toplum ve kültür inanılmaz biçimde gerçek dışı pozitif beklentilere odaklanmıştır. Daha mutlu ol. Daha sağlıklı ol. En başarılısı ol, hatta o da yetmez en iyisi ol. Daha zeki, zengin, seksi, popüler, yaratıcı, fit ol. İnsanlar sana hayranlık duysun. Kusursuz ol. Hayatını selfie filtrelerindeki gibi göster, kusurlarını kapat, uygun açıyı bul, kilolarını ve kırışıklıklarını sakla, o sivilceyi sil hemen. Kusursuz görün. İstenilen, arzu edilen biri gibi görün.


Kişisel gelişim kitaplarını sevmediğimi bilirsiniz, çünkü bu tarz kitaplarda bir çözüm arayan insanlar kendi başarısızlıklarına odaklanmıştır. Nasıl daha mutlu olurum? Nasıl daha özgüvenli olurum? Zamanımı nasıl etkin yönetirim? Zaten baştan o kitabı alırken bir başarısızlık duygusuyla alıyorsun, kitabın içinde de aslında sen neyi kişisel yetersizlik ve başarısızlık olarak algılıyorsan onlar vurgulanıyor.

Bir de eğitim(!) ler var. Bunlara katılan biri bana şunu söylemişti ve anında çok saçma bulmuştum. "Aynanın karşısına geçip çok mutlu, değerli ve sevilebilen biri olduğumu söyleyecekmişim." Yahu kendi değerinin farkında ve mutlu olan biri aynanın karşısına geçip de "ben çok değerliyim, çok mutluyum" deme ihtiyacını duyar mı? O sadece yaşar.


Eğer çocukluğunda annen tarafından yeterince sevildiğini hissetmediysen, üzgünüm ama hayatın boyunca böyle hissedeceksin. O boşluk azalsa da tamamlanmayacak. Bununla yaşamayı öğreneceksin. Suçlamadan. Eğer kendini sevilecek biri olarak görmüyorsan, diğerlerinden tavsiyeler alırsın. Alırız, ben de yaparım bunu. İşe yarar mı? Bilemiyorum…

İçindeki o boşluk azalacak belki senin gibilerle tanıştığında ama hiç geçmeyecek. Sana bunları vaad eden şarlatanlara kanma lütfen. Dertlerini olumlama. Onlara çözümler üret.

Sanki sanıyoruz ki mutluluk huzurda…yani dingin bir kayıtsızlık halinde olduğumuzda mutlu olacağız sanıyoruz. İyi de kimsenin ya da hiçbir şeyin sarsmadığı bir insan olmayı başaran var mıdır? Bence yok. Ha ama derseniz ki hiçbir şeyde anlam bulamayan, hiçbir şeyin duygularını tetiklemesine izin vermeyen, hissetmeyen insan yok mudur? Vardır adı da : Psikopatlık. Neden bir psikopat gibi davranmak isteyesin ki?


İşte sürekli bu pozitife, daha iyi olana, mükemmele olan takıntı bize sadece şunları hatırlatır: Ne olmadığımız, neye sahip olmadığımız, ne olabilecekken olmayı başaramadığımız, nasıl görünmemiz gerektiği ve görünmediğimiz…Ve bu yarışa istemeden de olsa sürükleniriz. Instagram a storyler koyarız, biz ezik değilizdir, biz de iyiyizdir aslında, alın bakın işte görün! deriz.

Canımız sıkıldığında vakit geçirmek için instagrama gireriz, sonunda canımız daha da çok sıkılır. Aşağı kaydırdıkça gördüğün yüzlerce insan mutluysa, arkadaşlarıyla bilmem nerede tatil yapıp mutluysa ve sen değilsen bu durumda hatanın sende olduğunu hissetmemen imkansız. Al sana yeni bir yetersizlik hissi.


Dünyanın bir ucundaki harika vücutlu kadınlara bakarsın ve öyle bir sevgilin olmasını istersin. Olamayacağını bilirsin ama böyle bir kadını elde etmek için ne yapabilirim derken bulursun kendini ve koşullarını unutarak hayallerde yaşamaya başlarsın. Zengin olursam böyle bir kadın bana bakar. Hayır bakmaz. Onu elde edersem mutlu olurum. Hayır mutlu olmazsın, anlık haz alırsın sadece. Uyan lütfen!


Çünkü kıyaslarız. Diğerlerinin yanında altta kalmak istemeyiz, ve yarışın içinde olduğumuzu fark etmeyiz. Yarışın saçmalığını düşünmeyiz bile. Daha fazla satın al, daha fazlasına sahip ol, daha fazla dışarı çık, daha sosyal ol, daha fazla OL.

Durmadan hayalini kurduğumuz gibi yaşayamayız. Bazen rüyalardan da uyanarak gerçek acı da olsa onu kabul etmek gerek. Ya öylesin ya da değilsin. Bu kadar net.

"More is better…" derler çünkü hep. Zaten dünya, reklamlar hep daha fazlasına sahip olman yönünde dürtüyor hem bilincini hem de bilinçdışını. Seni de, beni de. "Daha iyi bir yaşama kavuşmanın 10 yolu" "Mutlu olmanın 5 altın kuralı" gibi formülleri barındırdığını söyleyen makalelere elini çarpsan ellisine rastlıyorsun ve çoğu da birbirini tekrarlıyor. Yani yeni bir şey yok. Ama bu kadar insan aynı şeyi söylüyorsa doğru olmalı değil mi? Değil.


Bu durum da bizi “overthinking” dediğimiz bir zihin durumuna çekiyor. Durmadan her şeyi kafana takmanı söyleyen, sende bir sorun olduğunu söyleyen, durmadan daha fazla çabalamanı söyleyen eleştirel bir ebeveyn tarafından bombardıman altındayız sanki. Ve ne yaparsak yapalım yeterli olamıyoruz onun gözünde. Sevilmiyoruz. Takdir edilmiyoruz. Memnun edemiyoruz.

Biz de bu durumu bertaraf etmek için yüzeysel ve sahte olanlara yöneliyoruz. Anlık hazlara, anlık uyuşmalara. Günümüzde; kaygı, korku, suçluluk gibi negatif duygu durumlarını hissetmenin yanlış olduğu pompalanıyor bize. Sanki hepimiz minik unicornlar gibi etrafta gökkuşağı kusarak dolaşmalıyız. Ama bu durum bizi daha fazla stresli, daha kaygılı ve açıkçası daha nevrotik yapıyor.


Bugün nasılsın sorusuna “Berbat” diyemiyoruz. Bazılarınız sadece küfür edebilmek için maçlara gidiyor. Bir nevi toplumsal meditasyon..Yara bantlarımız var yaralarımızı saklamak için. Tedavi değil yok saymak istiyoruz. Görünmesin, görmesinler istiyoruz.

Çünkü mükemmel olmalısın, olmalıyım, olmalıyız. Ama değilsin! O yüzden kafaya takıyorsun, takıyorum, takıyoruz.

Peki her şeyi kafamıza takarsak o güzel kafamıza ne olur? Arıza çıkarır, ve bu hayattaki belki de en önemli varlığımız akıl sağlığımız. Onu korumayı nedense pas geçiyoruz.


Yeni bir olgu bile çıktı…Duyduğumuz kaygı sebebiyle kaygılı olmak. Ve bundan dolayı ilk kaygımızın artması, sonra bundan da iyice kaygı duymak…Alın size kısır döngü..Hem de elinizi ayağınızı kesen bir kısır döngü. Sizi paralize eden ve göğsünüzü sıkıştıran bir döngü.

Diyelim ki öfke problemin var. Çok saçma sapan ufacık şeyler bile seni öfkelendiriyor ve nedeni hakkında en ufak bir fikrin bile yok. Bu kadar kolayca öfkeleniyor olman seni daha da öfkelendiriyor. Sonra, öfkeliyken, sürekli öfkeli olmanın seni bayağı, avam, sığ ve kontrolsüz bir insan haline getirdiğini farkediyorsun ve bundan nefret ediyorsun. O kadar çok nefret ediyorsun ki, kendine öfkeleniyorsun. Çabuk öfkelenme konusunda kendine öfkeli olduğun için de sinirlisin. Sürekli.

Bir dakika ne oldu şimdi?


Ya da diğer bir pasif duyguyu ele alalım. Öfke kadar görünür olmayan ama içten içe bizi yiyip bitiren bir duygu: Kaygı. Sürekli doğru davranmak konusunda o kadar endişe duyarsın ki, bu kadar endişelenmek de pek normal gelmemeye başlar ve daha çok endişelenirsin. "Benim neyim var? Neden sürekli endişeliyim?" diye sormaya ve çözüm aramaya başlarsın.


Ya da diğer bir duygu: Suçluluk. Yaptığın her hata sebebiyle o kadar suçluluk duyarsın ki, bu kadar suçluluk duyduğun için suçluluk duymaya başlarsın. Ya da hüzün. Sık sık hüzünlenip yalnız kalıyorsun, sonra yalnız kaldığın için iyice hüzünleniyorsun ve bunun hakkında düşündükçe de daha çok yalnız hissediyorsun.

Aramıza hoş geldin:)


Kendini kötü hissettiğin için kötü hissediyorsan eğer bir durman gerek..Çünkü “kötü” diye bir his yok. Daha mutlu olmalıyım diye kendini mutsuz eden bir türüz. Saçmayız, hatalıyız ve kusurluyuz. Bunu neden kabul etmiyoruz ki?

Çünkü insan olmanın özelliği budur: Düşüncelerimiz hakkında düşüncelere sahibiz. Seçim paradoksumuz var çünkü. Artık neyi yanlış yaptığımızı gösteren sonsuz sayıda uyaran var, Google a girip bakın. Kendini yetersiz hissetmek için binlerce makale var.

Önceden insanlar kendi yetersizliklerini komşunun oğluyla kızıyla ölçerken şu an karşınızda 7 milyar insanın datası var. Hadi kendini büyük ve yeterli hisset bakalım.


Beni en çok mutsuz eden şey ne biliyor musunuz? Kendim gibi olamamak, kendim gibi davranamamak. Maskelerle olmam gerektiği gibi davranmaya zorlandığım her an artık beynim arıza çıkarıyor. EN mutlu ve tatmin olduğum anlar ise beni olduğum gibi kabul eden insanlarla olmak. Öylece, basit, saçma, komik, tuhaf sohbetler yapmak, saçmalamak, bazen çok zeki ve mantıklı konuşmak ama bazen de koyvermek, sadece akışına kapılıp sadece "OLMAK". Kendim gibi "OLMAK"

Zamanın nasıl geçtiğini anlamamak, anlaşılmak, benim kusurlarımın takdir edilmesi ve kabul edilmesi. Olduğum Gizem'in sevilmesi. Beni en çok mutlu eden şey bu kadar basit. Çünkü başkalarının beni nasıl gördüğünü kontrol edemem. Bunu kontrol edemeyeceğimi kabul ettim.


Bizden önceki kuşakta bu kadar yoğun değildi bu sorunlar onların daha farklı sorunları vardı, para kazanmak, bir işe girmek, oradan emekli olmak, emekli parasıyla ev almak, çocuklarını ve torunlarını düzgün yetiştirmek gibi..Peki bize ne oluyor? Hayat oluyor. Life happens. “#firstworldproblems “ diye hashtaglerle kendimizle her ne kadar da dalga geçsek de kendi dertlerimizi küçümseyerek onlara çözüm bulamayız.

Einstein'ın dediği gibi "Neyi gözlemleyebileceğimizi teorimiz belirler."

Bizim varoluşsal krizlerimiz var artık, hiç olmadığı kadar fazla. Artık bizim için neyin önemli olduğunu bile bilemiyoruz, bunları önceliklendiremiyoruz sonra da zaman geçince zamanı yönetemiyoruz gibi yetersizliğe kapılıp bunun hakkında saatlerce eğitime katılıyoruz sonunda hiçbir şey öğrenemiyoruz ve kendini paradokslayan bir zaman yönetimimiz oluyor.

Zaman yönetimi eğitimler bence asıl zaman kaybı. Ve biz bunun farkında bile olmadan zamanımızı bunlara harcıyoruz. Sonunda zeki olanlardansan bunu farkediyorsun ama aynı sınıftaki 50 kişi buna karşı çıkmazken senin çıkman da tuhaf olacağı için sürüye uyuyorsun ve defterinde kocaman bir hiçle evine dönüyorsun. Ve bazı insanlara para kazandırıyorsun.


Yaşamda değeri olan her şey ona bağlı negatif deneyimin üstesinden gelmekle kazanılır. Negatiften kaçmaya çalışmak, onu bastırmak, sesini kısmak bir işe yaramaz. Dertlerden kaçmak da derdin kendisi halini alır. Biliyorsun ki mücadeleden kaçınmaya çalışmak da mücadeledir. Başarısızlığından ve utancından kaçmaman gerekir çünkü bunu yaptıkça daha çok başarısızlık ve daha çok utanç duygusunu besleyeceksin.

Çoğu zaman kafaya takmayı hak etmeyen durumları fazlasıyla kafaya takarız. Oysa ki düşüncelerine nasıl odaklanacağını ve verimli olarak öncelik sırasına koyman gerektiğini es geçiyorsun. Yani değer verdiğin ve üzerinde kafa yorduğun kişisel değerlerine göre senin için önemli olanla olmayanı ayırt etmekten ve seçmekten bahsediyorum.

Bu hiç kolay değil, inan bana. Sürekli disiplinli bir şekilde bunu denemen ve pratik etmen gerek. Her zaman başarılı da olmayacak. Bazen koca listen önünde dururken aman boşver ya diyip pizza söyleyip 3 sezon dizi izlemek isteyeceksin ve çoğu zaman yapacaksın da. Ama o bütün bölümler bittiğinde yeniden başla lütfen çünkü bu çaba çok değerli, hemen pes etme.


Çünkü genelde umursamaz gibi görünen insanlar her şeyi kafalarına taktıkları için umursamaz gibi davranırlar. Herkesin onların fikirlerine o kadar çok önem verdiğini sanarlar ki alaycılığın arkasına saklanırlar. Birinin onlarla bağ kurmasından o kadar korkarlar ki kendilerini özel, biricik kar tanesi sanırlar ve kimsenin asla anlayamayacağı sorunları olduğunu düşünürler.

Umursamaz/kayıtsız kişiler dünyadan ve seçimlerinin sonuçlarından korkarlar, bu yüzden de hiçbir anlamlı seçim yapmazlar. Kendi kazdıkları çukurlarına saklanırlar. İçlerine kapanırlar ve kendilerine acırlar. Zamanlarını ve adı yaşam olan enerjilerini emen bu şeyin içinde debelenirler.

Çünkü hayatta umursamamak diye bir şey yoktur, birşeyleri umursamamız gerekir. Biyolojimiz gereği bazı şeyleri de kafamıza takarız. Bazı şeyler vardır istemezsen olmaz, bazı şeyler istesen de olmaz. Bunu kabullenmezler, her şeyi kontrol edebildiklerini sanırlar.


Asıl soru neyi kafaya takacağımızdır. Neyi umursamayı seçiyoruz? Ve aslında önemsiz olan bir şeyi kafaya takmamayı nasıl becereceğiz? Amaçlarımıza ulaşmaya çalışırken, doğru, dürüst, onurlu, önemli bir şey yapmaya çalışırken birileri canımızı sıkar. Bilerek isteyerek bizi sinir eder. Peki bunu kafaya nasıl takmayacağız?

Onurlu bir şekilde amaçlarına ulaşmaya çalışan insanlar bilirler. Bunun, kendilerinden, kendi duygularından, gururlarından, egolarından daha önemli olduğunu bilir onlar. Hayattaki her şeye değil ama kendileri için önemli olmayan her şeye “boşver” diyebilirler. Gerçekten önemli olan şeylere aldırırlar. Böyle insanları seviyorum:)


Evet biraz fazla konuştum ama gerekliydi, o yüzden size bir hikayeyle veda etmek istiyorum...

***

Bundan yaklaşık 2500 yıl önce, bugünkü Nepal’de, Himalayaların eteklerinde muhteşem bir sarayda yaşayan bir kral varmış. Bu kralın bir oğlu olacakmış ve bu kralın tüm isteği çocuğunu kusursuz yetiştirmekmiş. Çocuk bir an bile ıstırap çekmesin istiyormuş. Her ihtiyacı, her arzusu anında yerine getirilecekmiş.

Kral sarayın çevresine yüksek duvarlar ördürerek prensin dış dünyayı öğrenmesini engellemiş. Onu şımartmış, armağanlara ve yiyeceğe boğmuş, çevresini her dileğini yerine getiren hizmetkarlarla donatmış. Altın kaşıklarla beslenen prens, planlandığı gibi insan varlığının zalimliğini öğrenmeden büyümüş.

Tüm çocukluğu böyle geçmiş prensin, fakat sonsuz lükse ve zenginliğe rağmen yine de mutsuz bir genç adam olmuş. Her deneyimi boş ve değersiz geliyormuş. Babası ne verirse versin, hiçbir zaman yeterli değilmiş. Hiçbir anlam ifade etmiyormuş.

Bir gece geç vakit, prens duvarların ardında ne olduğunu görmek için saraydan kaçmışBir hizmetkarı onu yakındaki köye götürmüş. Prens gördüklerinden sonra dehşete düşmüş. Hayatında ilk kez insanların ıstırabıyla karşılaşmış. Hastalar, yaşlılar, evsizler, acı çekenler ve hatta ölenler.

Prens saraya dönmüş ve kendini bir tür varoluş krizinin içinde bulmuş. Gördüklerini nasıl sindireceğini bilmediğinden dolayı her şey hakkında inanılmaz duygusallaşmış ve sürekli yakınmaya başlamış. Ve çoğu genç adamın yaptığı gibi, bütün bunlar için babasını suçlamış. Onu bu kadar mutsuz edenin, yaşamını böyle anlamsızlaştıranın zenginik olduğuna karar vermiş ve saraydan kaçmış.

Ancak prens sandığından daha çok babasına benziyormuş. Onun da büyük fikirleri varmış. Sadece kaçmakla kalmamış, tahtından da vazgeçmiş, ailesini terk etmiş, zenginliğini dağıtmış, sokaklarda yatmaya başlamış. Hayatının geri kalanını dilenerek geçirmiş. Yıllarca böyle yaşamış, toplumun gözden çıkardığı ve unuttuğu bir insan artığına dönüşmüş. Ve planladığı gibi çok acı çekmiş, hastalık, açlık, yalnızlık ve çürüme…Ölümün eşiğinde yaşıyor, çoğu zaman günde sadece bir pirinç tanesiyle besleniyormuş. Ve yıllar geçmesine rağmen hiçbir şey olmamış.

Prens bu sefil ve ıstırap içinde yaşamın olması gereken şeye dönüşmediğini fark etmeye başlamış. Arzuladığı içgörüyü ve aydınlanmayı sağlamamış. Dünyanın sırlarını ya da nihai amacını gözlerinin önüne sermemiş. Yani prens çoğumuzun halihazırda bildiği şeyi öğrenmiş: Istırap çekmek oldukça berbat bir şeymiş. İlla ki anlamlı olmasına gerek de yokmuş. İnsan zenginse ve amaçsızca ıstırap çekiyorsa bunun bir değeri de yokmuş.

Ve sonunda prens kendi büyük fikrinin de tıpkı babasınınki gibi saçma ve korkunç bir fikir olduğunu, gidip başka bir şey yapmasının daha doğru olacağını kavramış. Kafası karışık prens biraz temizlenip bir ırmağın yanında ulu bir ağaç bulmuş. Ve aklına başka büyük bir fikir gelene kadar bu ağacın altında oturmaya karar vermiş.

Efsane bu ya, kafası karışık prens o ağacın altında kırk dokuz gün oturmuş. Ve bu 49 gün sonra derin farkındalıklara kavuşmuş.

Ve prens kendi felsefesini geliştirerek dünyayla paylaşmış. İlk ve ana öğretisi de şuymuş: Istırap ve kayıp kaçınılmazdır ve onlara karşı koymaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Yaşamın kendisi bir ıstırap çekme formudur. Zenginler zenginlikleri nedeniyle ıstırap çekerler, yoksullar yoksullukları nedeniyle. Ailesi olmayanlar aileleri olmadığı için. Dünya zevklerinin peşine düşenler bu zevkler nedeniyle. Bu zevklerden elini ayağını çekmiş olanlar ise bu inzivaları sebebiyle. Bu tüm ıstırapların eşit olduğu anlamına gelmez. Bazıları kesinlikle diğerlerinden daha çok acı verir. Ama hepimiz ıstırap çekeriz.

Bu hikayedeki prens kim mi? Belki adını duymuşsunuzdur. O prens BUDA’dır.

***

Kendisini şu an çoklukla dekoratif amaçlı evlerde, düğünlerde, süs eşyaları satan yerlerde görüyorsunuz ama dediğim gibi hayat:)

Tatminsizlik ve huzursuzluk insan doğasına özgü özelliklerdir ve tutarlı bir mutluluk oluşturmak için gerekli bileşenlerdir. Unutmayın olur mu? Arada bir bırakın kendinizi düşünün. Ama fazla düşünmeyin, düşünerek çözülmez bazı şeyler, yaşayarak çözülür.

Tekrar görüşünceye kadar kendinize çok iyi bakın ve lütfen anlamlı dertler edinin ki onları birlikte çözebilelim...

Sevgilerimle,

Gizem

gizemsahan@gizemsahan.com

#controlfreak #mrrobot #mrrobot #kontrolilüzyonu #birderdimvar #gizemşahan

0 görüntüleme

Kültür Mahallesi No:18, Etiler - İSTANBUL

05447613082

gizemsahan@gizemsahan.com

 

this web site (www.gizemsahan.com)  is proudly designed by ©gizem şahan 2014 - 2020 all rights reserved